|
Buket Uzuner
"Tıpkı
Herkes Gibiyim Ama Herkesten Çok Farklıyım"
Tol: Buket
Uzuner kimdir? Kendinizi bize anlatır mısınız?
B.
Uzuner: Bir insanın kim olduğunu anlatması zor iştir. Çünkü bir insanın
birbirinden farklı bir çok kimliği var. Örneğin ben size uslu ve ciddi
bir günümdeki Buket'i anlatarak başlasam, huysuz ve huzursuz yanım öksüz
kalır. Ya da disiplinli, araştırmacı sabırlı yazar yanımı anlatsam, serseri,
romantik ve uçarı günlerim bana bakıp nanik yapar.Aynı şey sizin için
de geçerli. Hepimiz için durum böyle. Zaten biribirine hiç benzemeyen
insanların bir romandaki aynı karakter için yazara 'tıpkı beni anlatmışsınız'
demeleri de bu nedenledir. Uzun lafın kısası, benim kim olduğum kitaplarımda
satır aralarında okunmayı bekler. Ben biraz Tuna, biraz Ada, bir tutam
Selen ve çokca Afife Piri'yim. Başkalarını anlatmak kendimizi anlatmaktan
daha kolay gelir bize. Çünkü insan kendini anlatırken kensiyle ve gerçeklerle
yüzleşmek zorunda kalıyor. Sanırım sorun da bundan kaynaklanıyor. Bu gibi
sorularda ben, "herkes gibiyim ama herkesten farklı birisiyim" diyorum.
Ben çocukluğumda en çok denizaltı kaptanı ve astronot olmak istemiştim.
(Bu arada denizaltıyla dalan ilk Türk kadını oldum, brövem var). Ama diplomalı
mesleğim bilimciliği de bırakıp, tam zamanlı yazarlık yapmayı göze aldım
ve galiba olmak istedigim herşeyi yazarak olabiliyorum. Sanırım ben buyum.
Tol: Gezgin Buket Uzuner'in hikayesini dinleyebilir miyiz? Bu maceralı
yaşama nasıl atıldınız?
B.
Uzuner: Başka dünyalar ve başka insanlar... Çocukluğumdan beri bunlarla
tanışmayı hayal ederdim. Ama ne zengin bir ailem, ne de kadınların bağımsız
yaşadığı bir ülkem vardı. Seksenli yıllarda bir genç kız için verilmesi
zor olan kararlar verdim. Sırtıma çantamı, cebime cesaretimi ve düşlerimi,
cüzdanıma da diplomamı koydum ve yollara çıktım. Tabii ailemi ikna
etmek, sevdiklerimden ayrılmak, başaramamak endişeleriyle başetmek çok
uzun bir mücadele gerektirdi. Ayrıca önümde örnek alabileceğim bir kadın
prototipi de yoktu. Günümüzde bu değişti. Gençlerin, çocukların artık
örnek alabilecekleri gezginler var. Ülkemizde toplumun yönlendirmesiyle
kızlar daha çok, beyaz gelinlik giyip evlenme hayalleri kurarlar. Ama
benim hayallerim hiçbir zaman bu kadar kısıtlı olmadı. Kendimi gelinlikler
içinde düşünmedim, iki kere evlendim, ikisinde de gelinlik giymedim. Bunun
yerine başka şeyler yaptım. Psiklogların üzerinde hemfikir olduğu,
benim de geri dönüp baktığımda gördüğüm bir şey var; hepimiz 7-8 yaşlarındayken
geleceğimizle ilgili kararları alıyoruz. Bu kararlar elbetteki felsefi
bir yaklaşımla olmuyor. Ama "amcam gibi olmayacağım, dayım gibi olacağım"
vb. sözler bizim hayatımıza yön verdiğimiz cümlelerdir. Evde ezilen bir
anne varsa kızlar onun gibi olmak istemiyor. Ya da çok hoş bir baba varsa,
kız ona aşık oluyor ve hep onun gibi bir erkeği arıyor. Tüm aile yaşantısı
çocukların bilinçaltına işliyor ve geleceğine yönelik kararları vermesini
sağlıyor. Bense özgür olacak ve dünyayı tek başıma gezecektim. Bir
yakın arkadaşım bana cep telefonu reklamında 'ben özgürüm' diye gezen
kızı işaret ederek 'sen bunu 1980'lerde yapmışsın' demişti. Doğrudur.
İlk yurtdışına çıktığım dönemlerde garsonluk, aşçılık, çocuk bakıcılığı,
çevirmenlik yaptım. Gazete sattım çünkü bursum sadece okuluma yetiyordu.
Ekoloji masteri yapıyordum. Son 10 yıllık seyahatlerimi de kendim ödemiyorum,
zaten ödeyecek kadar para kazanmıyorum. Son 10 yıldır edebiyat gezilerine,
okuma turnelerine davet alıyorum. Bu bir anlamda telif hakkı almaktır.
Ben ayrıca yazarların kitaplarıyla geçinebilecekleri düzeyde telif almalarını
ve desteklenmelerini de savunuyorum. Böylece yazarlar yazarlığın yanında
abuk sabuk işler yapmak durumunda kalmayacaklar. Sadece yazar olabilecekler.
Tol: Peki edebiyata yönelişiniz nasıl oldu?
B.
Uzuner: Bu konuda annemin etkisi büyüktür. Daha okuma bilmezken bana
klasiklerin çocuk versiyonlarını okurdu. Ben ilkokula başlamadan Hugo,
Melville, Shakespeare'in farkındaydım. Elbette bir çocuğun algılayabileceği
boyutta. Ayrıca annem benim sinemayla beslenen edebiyat tutkumun da bir
nedenidir. Beni yazlık sinemalara götürürdü hep. Büyük bir Türk filmleri
hayranlığı vardı. Western filmlerini de severdi. Sinemadan sonra filmler
üzerine uzun uzun konuşur, beni yorum yapmaya teşvik ederdi(Acaba sonu
şöyle bitseydi, filanca karaktere ne olurdu? türünden aynı hikayenin farklı
varyasyonları olabileceğini b,ir çocuğa hissettiren sorular) Babamdan
ziyade entellektüel yönden annemin etkisinde büyüdüm. Annem, Hukuk fakültesinden
ayrılarak arkeoloji okumuş, ayrıca sporcu bir kadındır. Atatürkün ikinci
kuşak sporcu kadınlarındandı ve Türkiye dereceleri vardı. Çamlıca Kız
Lisesi mezunudur ve ben onun yatılı okul anılarını dinlemeye, resimlerine
bakmaya bayılırdım. Bu anılar Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'ndan daha
çok hoşuma giderdi.
Benim yazmak ve gezmek olan iki tutkum vardı. Yazmak tutkumu üniversite
yıllarımda gerçekleştirmeye başlamıştım. 17 yaşındayken Türkiye'nin
o zamanlar en önemli edebiyat dergilerinde hikayelerim yayımlanmaya, kabul
görmeye başlamıştı. 1970'lerde genç yazarların edebiyat dergilerinden
geçmeleri gibi hoş bir gelenek vardı. Gezmek tutkumu gerçekleştirmek için
biraz daha beklemem gerekiyordu.
Tol: Roman yazmak nasıl bir duygu...?
B.
Uzuner: Ben romana başlarken ürküyorum, ürperiyorum. Çünkü, çok uzun
soluklu bir iş. Yola çıkarken nelerle karşılaşabileceğinizi bilmiyorsunuz.
Mesala Çanakkale ile ilgili yazdığım bu romana başlayalı artık 5 yıl oldu
ve bu zaman zarfında hem ülkede, hem dünyada hem de özel hayatımda pekçok
olay yaşandı. Birçok olay... İyi ve kötü. Yorucu ve sevindirici... Bütün
bunlar yaşanırken, roman da yazılıyordu. Mutlaka etkilenerek...Roman,
yazarının hayatından bir bölümdür.
Roman yazarı yaratıcıdır. Bu şarttır. Mesela, biyografik roman yazmak
için yaratıcılık şart değilidr. Biyografik roman da edebiyatın bir türüdür
ve bazı bakımlardan çok faydalıdır. Ama kurgu roman yazmak bambaşka bir
iştir. Roman bir ülkenin milli servetidir. Batıda yılda yazılan kurgu
roman sayısı bir gelişmişlik göstergesi olarak hesaplanmaktadır. Son
zamanlarda biyografik ve tarihi roman yazımı ve okunmasında yaşanan patlamaya
gelince, bunun nedeni bizim tarihimizin resmi ve kapalı söylemidir. Artık
hem yerli hem de yabancı yazarların bazan kurgusal ögelerle süsleyerek
yazdığı tarih romanları, yüzyılların gerçeğe yaklaşma ve gizemi açma özleminin
bir sonucu sanıyorum. Bu açıdan bakılınca tarihi ve biyografik romanlara
gösterilen ilgi son derece olumlu bir olay.
Tol: Korsan kitaplar hakkında söyleyecekleriniz var mı?
B.
Uzuner: Korsan kitaplar yüzünden yazarların hakkı çalınıyor. Yazarlardan
başka devlet, yani hepimiz bundan zarar ediyoruz. Korsan kitap satıcıları
ne bize ne de devlete para ödüyor. Bunların cezaları çok az ve devlet
önemsemiyor, böyle olunca satıcılar da vurdumduymaz oluyor tabi. Ülkemizde
yaratıcılığa önem verilmesi gerekir. Ama biz hala fikir eseri üretmenin
çok soyut sayıldığı ve somut olmayan şeyleri de algılamakta güçlük çeken
pragmatik bir toplumuz. Baklava çalındığında suç sayılırken(ki yemek için
çocuklarca çalınan baklavanın suç sayılmaması gerekir) yılların birikimiyle
yıllarca çalışarak yazdığınız kitabınız çalındığında birkaç kuruşla baştan
savma biçimde olaya göz yumuluyor.Cezalar o kadar komik ki, adeta suç
teşvik ediliyor, yazarla alay ediliyor. Fakat yeni telif yasasını
bekleyip, göreceğiz. Umarım etkili olur. Yasa güzel görünüyor ama uygulama
çok önemli. Çünkü bizim çok hoş ama uygulaması olmayan bir çok yasamız
var. Zaten yaratıcı sanatçı ve bilim insanı çok az yetişen ülkemiz koşullarında
korsan yayımcılık bu az insanı da yıldıracak ve sıfırlayacaktır (Beyin
göçlerinin nedenleri ne sanıyorsunuz?) Başka ülkelere bakarsak; örneğin
Amerika'nın ihracatının yüzde yetmişi yaratıcılığa dayanıyor.(Sinemadan
internete, edebiyattan bilime). Bu çok büyük bir rakamdır. Bizse, ayakkabısının
markasına çok önem veren ama, parası olduğu halde korsan kitap alan üniversite
mezunu insanlar hiç de azımsanacak durumda değil. Konuştuğunuzda bunlar,
'ya vah vah, cık cık cık' derler ama...
devamı....
|