|
Mario Levi
Yağmurlu
bir İstanbul sabahında, sözleştiğimiz gibi röportajımızı yapmak üzere
Üsküdar'dan Kadıköy'e geçtim sarı dolmuşlarla. Yokuş yukarı tırmanırken
hiç olmayan heyecan duygumun alevlendiğini farkettim. Aksi gibi adresi
yazdığım kağıdı da evde unutmuştum. Dikkatli dinlemiş olmalıyım ki tarifi
hatırlayarak elimle koymuş gibi buldum evi. Aslında bu konularda sicilim
hiç de temiz değildir...Kapıdan içeri girdiğimde kendimi temiz, bakımlı
bir antika dükkanında hissettim. Evde herşey eskiydi, hatta bu eskilerin
içinde ilk çıkanlardan, çalışan bir radyo olması oldukça şaşırttı beni...
Loş bir ortam vardı evde... İlginç görüntülerden birisi de; eski ahşap
bir masanın üzerinde duran Laptop'tu... Karşıda deniz ve Haydarpaşa görünüyordu...
Denizin üzerinde kalın sayılabilecek bir buhar tabakası vardı ve yağmur
sert esen rüzgarla birlikte balkon kapısının camlarına vuruyordu. Hoşlamıştım
ortamdan... Keyifli bir sohbet yaptık Mario Levi'yle... Umarım siz de
keyifle okursunuz...
Turgay Uludağ
Tol: Bize biraz Mario Levi'den bahsedebilir misiniz? Doğduğunuzdan
bu yana neler yaptınız, yaşadınız? Şimdilerde neler yapıyorsunuz?
Mario
Levi: Soru bizi bir kitaba götürebilir! Bir insanın tarihinde bıraktıklarını
bir söyleşide anlatabilmesi size mümkün mü görünüyor? Neyse ki bugüne
yaşadıklarımdan 'biraz' söz etmemi istiyorsunuz. Bundan cesaretle bir
yanıt bulabiliriz belki. Her çocuk gibi ben de oyunlar oynadım, hayaller
kurdum, okula gittim, giderken de sık sık gitmek zorunda olduğum duygusunu
yaşadım. Her çocuk gibi benim de korkularım vardı. Tren yolculuklarını
çok sevdim, vapurların denizde yol alırken artlarında bıraktıkları köpüğün
nereden geldiğini uzun yıllar merak etti, çözemedim. Bir keresinde babam,
kaptanın karısı aşağıda çamaşır yıkıyor, bu köpükler oradan geliyor dedi,
inandım. Deniz beni hep çekti. Denizin kendisini sevdim, balığını sevdim,
akşam güneşini sevdim, kumsallarını sevdim. Aynı kumsalları aşksız günlerimde
keder, o aşkları yaşadığım günlerde mutlulukla taşıdığım oldu. Çocukluğumun
geçtiği Şişli, Feriköy, Osmanbey ve Nişantaşı'nda, özellikle akşamları,
bir manavdan, bir mezeciden, bir balıkçıdan alışveriş yapmak beni hep
heyecanlandırdı, duygulandırdı, zaman zaman da neden bilmem, hüzünlendirdi.
Kısacası, her çocuk gibi ben de kendime göre şairdim. Saint Michel Lisesi'ndeki
günlerimi hiç sevmedim. Oradaki yedi yılımda çok sevdiğim hocalar, hâlâ
görüştüğüm arkadaşlar da kazandım ama yaşadıklarım bir çeşit cehennemdi
sanki. O günleri günün birinde uzun uzun anlatacağımı biliyorum. Ama henüz
vakti gelmedi. Zamanını bekleyen metinlerden biri o da. Uzun yıllar boyunca
doktor olmak istedim. On üç on beş yaşlarımda sonunu getiremediğim iki
romana heves ettim. Bu romanları biri şehrin altında yaşayan, evlerinden
ayrılmış ya da kovulmuş çocuklarla, diğeriyse ölmek üzere olan bir adamın
son günleri ve hayatını sorgulamasıyla ilgiliydi. Romanlar bir yerlerde
çoktan kayboldu ama duyguları kaldı. Günün birinde o konuda da bir girişimim
olabilir. En azından neden o yaşlarda bu romanları aklıma getirdiğimi,
duyduğumu düşünebilirim.
Şimdilerde yazıyorum. Yazabildiğim kadar, sınırlarımı her geçen gün biraz
daha çok zorlamaya çalışarak yazıyorum. Her kitaptan sonra bir başka yer
var diyorum çünkü kendime. Bir başka yer var... Bakalım bu inanç beni
nereye kadar götürecek...
Bu arada Yeditepe Üniversitesi'nde dersler veriyorum. Hocalık mesleği
vaktimi alıyor, yazarlığımdan bir şeyler çalıyor belki ama, beni zaman
zaman çok eğlendiriyor. Dahası bu uğraşın besleyici bir uğraş olduğunu
bile söyleyebilirim. Orada mutluyum. Zamanı geldiğinde birçok genç insana
gerçekten bir şeyler kazandırabildiğimi görüyorum çünkü. Başkalarında
yaşamaya devam etmenin, ölmemenin hikâyesi üzerine o kadar uzun konuşulabilir
ki...
Tol: Yazmaya ne zaman başladınız? Kitaplarınızdan bahseder misiniz?
Mario
Levi: Gerçek anlamda yazmaya Üniversite'nin ilk yılında 1976 yılında,
bir dostumun, Emre Dündar'ın teşvikiyle başladım. Sonra arkası geldi.
Gelmesine geldi de, ilk hikâyemin yayınladığını görmek için onbeş yıl
gibi bir süre beklemek zorunda kaldım. Hikâyenin adı 'Bir Şehre Gidememek'ti.
Argos Dergisi'nde yayınlanmış ve o yılın, 1990 yılının Haldun Taner Öykü
Ödülü'nü kazanmıştı. Bu hikâye, ilk hikâye kitabıma da adını verdi. Bir
yıl sonra, 'Madam Floridis Dönmeyebilir' adı altında, ikinci hikâye kitabım
çıktı. Bir yıl sonra da artık mevcudu kalmayan, günün birinde belki de
yeni baskısını yaparak, yeni okurlarla buluşabilecek olan, bana göre romanla
uzun hikâye arasında bir yerde duran 'En Güzel Aşk Hikâyemiz' yayınlandı.
Bu kitap da benim çok inandığım, bende çok özel, çok gizli bir tarihi
olan bir kitaptır. Bu kitabın kendisi kadar, beni bu kitaba götüren yol
da önemlidir benim için..
Tabii size bu kitaplardan söz ediyorum ama, ilk kitabımın, 1986 yılında
ilk baskısını yapan 'Jacques Brel: Bir Yalnız Adam' olduğunu da unutmamam
gerekiyor. Bu kitabın hikâyesi de benim için çok anlamlıdır. Bu hikâyeyi
Om Yayınları tarafından yapılan yeni basımının önsözünde anlatmaya çalıştım.
Bu kitabın ilk basımını yaptığı günlerde, yayımlanmış bir hikâyem yoktu
ama, yayın dünyasıyla tanışmış bulunuyordum aslında. Çeşitli gazete ve
dergilerde, birçok yerde de dendiği gibi, 'müzik ağırlıklı' yazılarım
çıkmıştı.
'En Güzel Aşk Hikâyemiz'den yedi yıl sonraysa 'İstanbul Bir Masaldı' geldi...
Tol: Şu sıralarda üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?
Mario Levi: Şu sıralarda bir roman, bir hikâye ve üç ayrı deneme
kitabı üzerine çalışıyorum. Hangi türe koyacağıma henüz karar veremediğim
uzun soluklu bir kitabım daha var. Bunlardan romanın şimdilik öne çıktığını
söyleyebilirim. Bütün bunları aklıma getirdiğimde en az on yıllık bir
işim var diye düşünüyorum. Ama hayat bu, hiç belli olmaz. Kimi tasarılar
sadece birer tasarı ya da hayal olarak kalabilir. Ya da araya başka, şu
anda düşünemediğim kitaplar girebilir. Kitapların konularıyla ilgili olaraksa
benden tek bir ipucu bile alamazsınız! Bir de günün birinde özyaşam öykümü
mutlaka yazacağıma inanıyorum. Umutlarımı henüz yitirmedim anlayacağınız...
Tol: Çeşitli ödüller aldığınızı biliyoruz. Bunları ve size hissettirdiklerini
anlatır mısınız?
Mario
Levi: 1990 yılında aldığım 'Haldun Taner Öykü Ödülü'nün benim için
birçok açıdan büyük bir önemi vardır. Ödül öncelikle hayatımda yeni bir
kapı açmış, yeni birçok okurla buluşmamı sağlamıştı. O günlerde bugünkünden
çok daha büyük ses getiren bir ödüldü bu. Tüm ödüller öyleydi zaten. Kitaplarım
bu ödülden sonra, dahası bu ödülün verdiği güçle geldi. Ancak bundan da
daha önemlisi vardı. O da bu ödülün tarihimdeki yeriyle ilgiliydi. Haldun
Taner benim üniversitede hocam olmuştu çünkü. Beş yıl süresince hemen
hemen her Cuma, nerdeyse hiç sektirmeden, onun tüm Edebiyat Fakültesi'ne
açık 'Tiyatro Tarihi' derslerine girmiştim. Tiyatroyla ilgili birçok ayrıntıyı
onun sayesinde öğrendim. Ama o dersler tiyatroyla da sınırlı kalmamıştı.
Edebiyat tarihiyle ilgili konuşmalarımız da olmuştu, sanat ve 'insanlık'
tarihiyle ilgili konuşmalarımız da. Ondan farkı insanlık halleriyle ilgili
öyle çok şey öğrenmiştim ki... Haldun Bey, bu yönüyle benim 'hocam' diyebileceğim
pek az insandan biri olmuştu. Sonra işte onun adına konmuş bu ödül geldi.
Bu ödülün konması için onun başka bir dünyaya göçmesi gerekiyordu. Onun
bu günleri görmesini de isterdim oysa. Hüzün verici bir paradokstu bu.
İkinci ödülüm 'İstanbul Bir Masaldı' romanıma verilen 2000 yılı 'Yunus
Nadi Roman Ödülü'dür. Bu ödülle ilgili olarak da çok farklı, çelişkili
duygular yaşadım. Bu duygularımı ödül töreninde yaptığım kısa konuşmada
dile getirmeye çalıştım. Anlayan anladı, anladığını söyledi. Bu konuya
yıllar sonra döneceğim. Ama sonuçta mutluydum. Yedi yıllık bir çalışma,
köklü ve önemli bir ödülle 'taçlandırılıyordu'.
Ancak, tüm bu yaşadıklarıma ve yaşadıklarımdan kazandıklarıma rağmen,
ben yine de en büyük ödülün, bir okurda, bu okur kim olursa olsun, bir
okurda bıraktığım duyguların bana verdikleri olduğuna inanıyorum. Yıllar
sonra kimi insanlar yanıma gelip, bazı cümlelerimi unutamadıklarını, bu
cümlelerin zaman zaman hayatlarına yön verdiğini söyleme samimiyetini
ve inceliğini gösteriyor. Kimi kitaplarımın birer başucu kitabına dönüştüğünü
öğreniyorum. Eylemimi en anlamlı kılan ödüller, asıl ödüller bunlar...
Tol: Müzikle ilgili yönünüzden bahsedelim biraz. Bu ilgi nasıl başladı,
gelişti ve nerelere vardı?
Mario
Levi: Önce çocukluğumda dedemin evinde, lambalı bir radyonun pikabından
dinlediğim Fransızca. İspanyolca, İtalyanca ve Rumca şarkılar vardı. Ünlü
operalar vardı.. Sonra da yavaş yavaş kendi seçimlerim geldi... Günün
birinde de, hem içimde, hem de farklı evlerimdeki farklı odalarımda birçok
şarkıyı biriktirtirmiş olduğumun farkına vardım. İçimdeki sesler, beni
önce çeşitli gazete ve dergilerde şarkılarımla ilgili yazılar yazmaya
yöneltti. Yetmedi. Bu şarkılarla ilgili, daha da doğrusu bu şarkılar için
radyo programları yaptım. İki yılı TRT 3'te, İki yılı Açık Radyo'da altı
ayı da NTV Radyo'da olmak üzere, tahminen ikiyüzelliye yakın program yaptım.
Bu kayıtların bazıları duruyor, bazılarıysa çoktan kayboldu. Sadece şarkıları
sunmakla yetinmeyen, metin ağırlıklı programlardı bunlar. Bir başka deyişle
ben burada da bir edebiyat tadı aramıştım. Bu programlar müziğin tekniğinden
anlayan bir müzik tarihçisinin ya da bir müzikologun değil, bir yazarın
hazırladığı programlardı çünkü. Bunun hep böyle bilinmesini, anlaşılmasını
ve duyulmasını istedim. Bir diğer duyulmasını istediğimse, müziğin benim
için her zaman, tıpkı bugüne kadar yazamadığım, yazmaya cesaret edemediğim
şiir gibi benim için müthiş bir esin kaynağı olduğudur. Bu bağı anlatamam.
Anlatmaya da, anlamaya çalışmıyorum zaten. Böyle bir bağ var ve bu bağ,
günü geldiğinde beni beklemediğim yerlere götürebiliyor, beklemediğim
odalarda beklemediğim insanlarla buluşturabiliyor işte...
Tol: Bir yazar olarak, dünya üzerinde yaşanan terör ve diğer olaylara
bakışınız nedir? Öngörülerinizden faydalanmak isteriz?
Mario
Levi: Yaşadığımız dünyadan zaman zaman çok korktuğum oluyor. Ama beni
asıl tedirgin ve rahatsız eden, bu konuyla ilgili olarak bir gazeteye
yazdığım yazıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, 'seyirciliğimiz' ve 'çaresizliğimiz'.
Artık birilerinin bizim adımıza, bir yerlerde karar verdiği duygusuna
daha sık kapılıyorum. Üstelik bana sorarsanız bu ülkelerin görünen yöneticileri
için bile geçerli? Kim peki kendilerini göstermeyen bu insanlar? Petrol
şirketlerinin yöneticileri mi, istihbarat örgütlerinin yöneticileri mi,
telekomünikasyon şirketlerinin yöneticileri mi, medya, reklam ve halkla
ilişkiler sektörünün, kısacası kitle iletişim organlarının yöneticileri
mi? Bilmiyorum. Ama dediğim gibi, 'dünyanın gidişatı' konusunda daha çok
seyirci koltuklarında oturduğumuza inanıyorum ben. Bunları pek fazla düşünmeyip,
kendi haline ve rahatına bakmak da mümkün. Yaşayıp gidebiliriz. Ama o
zaman yazdıklarımızın bir anlamı olacak mı? Bunu da bilmiyorum. Tek bildiğim,
reklam ve tanıtım sektörünü, bir şeyler söyleyebilecek kadar bildiğimden,
bize asıl fotoğrafların gösterilmediği, asıl bilgilerin iletilmediği.
Canlı yayınlar ve son dakika haberleriyle enformasyonun çok geliştiği
bir çağda yaşadığımız söyleniyor, hissettiriliyor oysa. Bilgilendiriliyor
ve haberdar ediliyoruz. Hiç kimse hiçbir şeyi kaçırmıyor sanki. Ama gerçekten
öyle mi? Tatsız bir konu bu..
Tol: İnternetle ilişkileriniz nasıldır? sürekli bir kullanıcı mısınız?
En çok nerelere girersiniz?
Mario Levi: Halen zayıf ama her geçen gün biraz daha çok gelişiyor.
Elektronik postayı kullanıyorum, bilgiyeyse tam anlamıyla ulaşamadığım
düşüncesindeyim. Bu benden mi kaynaklanıyor, internetten mi, yani internetin
bize bilgiyi henüz veremediğini düşünmemden mi, henüz karar veremedim.
Tol: Burcunuz, en sevdiğiniz ve sevmediğiniz yönünüz nedir?
Mario Levi: Burcum Balık. Burcumun birçok özelliğini gösterdiğime
inanıyorum. Hem en çok sevdiğim, hem de en çok sevmediğim yanım fazla
duygusal olmam.
Tol: Geri dönüp baktığınızda "keşke" dediğiniz birkaç olay söyleyebilir
misiniz?
Mario Levi: Bilmiyorum. Ama bence bunun açıklamaları yazdıklarımda
bulunabilir.
Tol: En çok hangi tür kitapları okursunuz? Hangi yazarları seversiniz?
Mario
Levi: Sadece romanları, hikâye ve şiir kitaplarını değil, edebiyat
dışında kitapları da okuyorum. Bunların başında da son birkaç yıldır psikiyatri
ve psikoloji ile ilgili kitaplar geliyor. Bunda çok sevdiğim, gerçek bir
dost olarak gördüğüm Cem
Mumcu'nun çok büyük bir etkisi oldu. Türk Edebiyatı'nda Bilge Karasu'dan,
Oğuz Atay'dan, Tezer Özlü'den, Turgut Uyar'dan, Behçet Necatigil'den,
Sait Faik'ten, Haldun Taner'den, Edip
Cansever'den, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan, Halit Ziya Uşaklıgil'den,
Peyami Safa'dan, Tomris Uyar'dan, Attila İlhan'dan, Selim İleri'den ve
Sevim Burak'tan, Dünya Edebiyatı'nda da Kafka'dan, Çehov'dan, Canetti'den,
Dostoyevski'den,
Camus'den, Proust'tan, Beckett'ten, Kavafis'ten, Zweig'dan, Baudelaire'den
ve Woolf'tan hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim galiba...Çağdaşım romancılar
ve hikayeciler arasındaysa, Buket
Uzuner'in, Orhan Pamuk'un, Murathan Mungan'ın, Oktay İhsan Anar'ın,
Hikmet Temel Akarsu'nun, Mahir Öztaş'ın ve Ahmet Altan'ın varlıkları bana
güç veriyor...
Röportaj
ve Fotoğraflar: Turgay Uludağ
Mekan: Mario Levi'nin Evi / Kadıköy
|