Warning: main(/home/sites/home/web/php/FULogin.php) [function.main]: failed to open stream: No such file or directory in /home/toladmin/public_html/templates/roportajlar/prepend.php on line 17

Warning: main() [function.include]: Failed opening '/home/sites/home/web/php/FULogin.php' for inclusion (include_path='.:/usr/share/pear') in /home/toladmin/public_html/templates/roportajlar/prepend.php on line 17
TurkiyeOnLine.com - Röportajlar
 
KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

TurkiyeOnline - Röportaj

Müzik, Eğlence, Moda Dünyası
Ünlüler ile moda, müzik, yaşam üzerine...

Sinema
Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular ile filmleri üzerine...

Edebiyat
Yazarlar ve şairler ile satıraralarında gezinti..

 
 Röportaj

Mario Levi

Yağmurlu bir İstanbul sabahında, sözleştiğimiz gibi röportajımızı yapmak üzere Üsküdar'dan Kadıköy'e geçtim sarı dolmuşlarla. Yokuş yukarı tırmanırken hiç olmayan heyecan duygumun alevlendiğini farkettim. Aksi gibi adresi yazdığım kağıdı da evde unutmuştum. Dikkatli dinlemiş olmalıyım ki tarifi hatırlayarak elimle koymuş gibi buldum evi. Aslında bu konularda sicilim hiç de temiz değildir...Kapıdan içeri girdiğimde kendimi temiz, bakımlı bir antika dükkanında hissettim. Evde herşey eskiydi, hatta bu eskilerin içinde ilk çıkanlardan, çalışan bir radyo olması oldukça şaşırttı beni... Loş bir ortam vardı evde... İlginç görüntülerden birisi de; eski ahşap bir masanın üzerinde duran Laptop'tu... Karşıda deniz ve Haydarpaşa görünüyordu... Denizin üzerinde kalın sayılabilecek bir buhar tabakası vardı ve yağmur sert esen rüzgarla birlikte balkon kapısının camlarına vuruyordu. Hoşlamıştım ortamdan... Keyifli bir sohbet yaptık Mario Levi'yle... Umarım siz de keyifle okursunuz...

Turgay Uludağ

Tol: Bize biraz Mario Levi'den bahsedebilir misiniz? Doğduğunuzdan bu yana neler yaptınız, yaşadınız? Şimdilerde neler yapıyorsunuz?

Mario Levi: Soru bizi bir kitaba götürebilir! Bir insanın tarihinde bıraktıklarını bir söyleşide anlatabilmesi size mümkün mü görünüyor? Neyse ki bugüne yaşadıklarımdan 'biraz' söz etmemi istiyorsunuz. Bundan cesaretle bir yanıt bulabiliriz belki. Her çocuk gibi ben de oyunlar oynadım, hayaller kurdum, okula gittim, giderken de sık sık gitmek zorunda olduğum duygusunu yaşadım. Her çocuk gibi benim de korkularım vardı. Tren yolculuklarını çok sevdim, vapurların denizde yol alırken artlarında bıraktıkları köpüğün nereden geldiğini uzun yıllar merak etti, çözemedim. Bir keresinde babam, kaptanın karısı aşağıda çamaşır yıkıyor, bu köpükler oradan geliyor dedi, inandım. Deniz beni hep çekti. Denizin kendisini sevdim, balığını sevdim, akşam güneşini sevdim, kumsallarını sevdim. Aynı kumsalları aşksız günlerimde keder, o aşkları yaşadığım günlerde mutlulukla taşıdığım oldu. Çocukluğumun geçtiği Şişli, Feriköy, Osmanbey ve Nişantaşı'nda, özellikle akşamları, bir manavdan, bir mezeciden, bir balıkçıdan alışveriş yapmak beni hep heyecanlandırdı, duygulandırdı, zaman zaman da neden bilmem, hüzünlendirdi.
Kısacası, her çocuk gibi ben de kendime göre şairdim. Saint Michel Lisesi'ndeki günlerimi hiç sevmedim. Oradaki yedi yılımda çok sevdiğim hocalar, hâlâ görüştüğüm arkadaşlar da kazandım ama yaşadıklarım bir çeşit cehennemdi sanki. O günleri günün birinde uzun uzun anlatacağımı biliyorum. Ama henüz vakti gelmedi. Zamanını bekleyen metinlerden biri o da. Uzun yıllar boyunca doktor olmak istedim. On üç on beş yaşlarımda sonunu getiremediğim iki romana heves ettim. Bu romanları biri şehrin altında yaşayan, evlerinden ayrılmış ya da kovulmuş çocuklarla, diğeriyse ölmek üzere olan bir adamın son günleri ve hayatını sorgulamasıyla ilgiliydi. Romanlar bir yerlerde çoktan kayboldu ama duyguları kaldı. Günün birinde o konuda da bir girişimim olabilir. En azından neden o yaşlarda bu romanları aklıma getirdiğimi, duyduğumu düşünebilirim.
Şimdilerde yazıyorum. Yazabildiğim kadar, sınırlarımı her geçen gün biraz daha çok zorlamaya çalışarak yazıyorum. Her kitaptan sonra bir başka yer var diyorum çünkü kendime. Bir başka yer var... Bakalım bu inanç beni nereye kadar götürecek...
Bu arada Yeditepe Üniversitesi'nde dersler veriyorum. Hocalık mesleği vaktimi alıyor, yazarlığımdan bir şeyler çalıyor belki ama, beni zaman zaman çok eğlendiriyor. Dahası bu uğraşın besleyici bir uğraş olduğunu bile söyleyebilirim. Orada mutluyum. Zamanı geldiğinde birçok genç insana gerçekten bir şeyler kazandırabildiğimi görüyorum çünkü. Başkalarında yaşamaya devam etmenin, ölmemenin hikâyesi üzerine o kadar uzun konuşulabilir ki...

Tol: Yazmaya ne zaman başladınız? Kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Mario Levi: Gerçek anlamda yazmaya Üniversite'nin ilk yılında 1976 yılında, bir dostumun, Emre Dündar'ın teşvikiyle başladım. Sonra arkası geldi. Gelmesine geldi de, ilk hikâyemin yayınladığını görmek için onbeş yıl gibi bir süre beklemek zorunda kaldım. Hikâyenin adı 'Bir Şehre Gidememek'ti. Argos Dergisi'nde yayınlanmış ve o yılın, 1990 yılının Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanmıştı. Bu hikâye, ilk hikâye kitabıma da adını verdi. Bir yıl sonra, 'Madam Floridis Dönmeyebilir' adı altında, ikinci hikâye kitabım çıktı. Bir yıl sonra da artık mevcudu kalmayan, günün birinde belki de yeni baskısını yaparak, yeni okurlarla buluşabilecek olan, bana göre romanla uzun hikâye arasında bir yerde duran 'En Güzel Aşk Hikâyemiz' yayınlandı. Bu kitap da benim çok inandığım, bende çok özel, çok gizli bir tarihi olan bir kitaptır. Bu kitabın kendisi kadar, beni bu kitaba götüren yol da önemlidir benim için..
Tabii size bu kitaplardan söz ediyorum ama, ilk kitabımın, 1986 yılında ilk baskısını yapan 'Jacques Brel: Bir Yalnız Adam' olduğunu da unutmamam gerekiyor. Bu kitabın hikâyesi de benim için çok anlamlıdır. Bu hikâyeyi Om Yayınları tarafından yapılan yeni basımının önsözünde anlatmaya çalıştım. Bu kitabın ilk basımını yaptığı günlerde, yayımlanmış bir hikâyem yoktu ama, yayın dünyasıyla tanışmış bulunuyordum aslında. Çeşitli gazete ve dergilerde, birçok yerde de dendiği gibi, 'müzik ağırlıklı' yazılarım çıkmıştı.
'En Güzel Aşk Hikâyemiz'den yedi yıl sonraysa 'İstanbul Bir Masaldı' geldi...

Tol: Şu sıralarda üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?

Mario Levi: Şu sıralarda bir roman, bir hikâye ve üç ayrı deneme kitabı üzerine çalışıyorum. Hangi türe koyacağıma henüz karar veremediğim uzun soluklu bir kitabım daha var. Bunlardan romanın şimdilik öne çıktığını söyleyebilirim. Bütün bunları aklıma getirdiğimde en az on yıllık bir işim var diye düşünüyorum. Ama hayat bu, hiç belli olmaz. Kimi tasarılar sadece birer tasarı ya da hayal olarak kalabilir. Ya da araya başka, şu anda düşünemediğim kitaplar girebilir. Kitapların konularıyla ilgili olaraksa benden tek bir ipucu bile alamazsınız! Bir de günün birinde özyaşam öykümü mutlaka yazacağıma inanıyorum. Umutlarımı henüz yitirmedim anlayacağınız...

Tol: Çeşitli ödüller aldığınızı biliyoruz. Bunları ve size hissettirdiklerini anlatır mısınız?

Mario Levi: 1990 yılında aldığım 'Haldun Taner Öykü Ödülü'nün benim için birçok açıdan büyük bir önemi vardır. Ödül öncelikle hayatımda yeni bir kapı açmış, yeni birçok okurla buluşmamı sağlamıştı. O günlerde bugünkünden çok daha büyük ses getiren bir ödüldü bu. Tüm ödüller öyleydi zaten. Kitaplarım bu ödülden sonra, dahası bu ödülün verdiği güçle geldi. Ancak bundan da daha önemlisi vardı. O da bu ödülün tarihimdeki yeriyle ilgiliydi. Haldun Taner benim üniversitede hocam olmuştu çünkü. Beş yıl süresince hemen hemen her Cuma, nerdeyse hiç sektirmeden, onun tüm Edebiyat Fakültesi'ne açık 'Tiyatro Tarihi' derslerine girmiştim. Tiyatroyla ilgili birçok ayrıntıyı onun sayesinde öğrendim. Ama o dersler tiyatroyla da sınırlı kalmamıştı. Edebiyat tarihiyle ilgili konuşmalarımız da olmuştu, sanat ve 'insanlık' tarihiyle ilgili konuşmalarımız da. Ondan farkı insanlık halleriyle ilgili öyle çok şey öğrenmiştim ki... Haldun Bey, bu yönüyle benim 'hocam' diyebileceğim pek az insandan biri olmuştu. Sonra işte onun adına konmuş bu ödül geldi. Bu ödülün konması için onun başka bir dünyaya göçmesi gerekiyordu. Onun bu günleri görmesini de isterdim oysa. Hüzün verici bir paradokstu bu.
İkinci ödülüm 'İstanbul Bir Masaldı' romanıma verilen 2000 yılı 'Yunus Nadi Roman Ödülü'dür. Bu ödülle ilgili olarak da çok farklı, çelişkili duygular yaşadım. Bu duygularımı ödül töreninde yaptığım kısa konuşmada dile getirmeye çalıştım. Anlayan anladı, anladığını söyledi. Bu konuya yıllar sonra döneceğim. Ama sonuçta mutluydum. Yedi yıllık bir çalışma, köklü ve önemli bir ödülle 'taçlandırılıyordu'.
Ancak, tüm bu yaşadıklarıma ve yaşadıklarımdan kazandıklarıma rağmen, ben yine de en büyük ödülün, bir okurda, bu okur kim olursa olsun, bir okurda bıraktığım duyguların bana verdikleri olduğuna inanıyorum. Yıllar sonra kimi insanlar yanıma gelip, bazı cümlelerimi unutamadıklarını, bu cümlelerin zaman zaman hayatlarına yön verdiğini söyleme samimiyetini ve inceliğini gösteriyor. Kimi kitaplarımın birer başucu kitabına dönüştüğünü öğreniyorum. Eylemimi en anlamlı kılan ödüller, asıl ödüller bunlar...

Tol: Müzikle ilgili yönünüzden bahsedelim biraz. Bu ilgi nasıl başladı, gelişti ve nerelere vardı?

Mario Levi: Önce çocukluğumda dedemin evinde, lambalı bir radyonun pikabından dinlediğim Fransızca. İspanyolca, İtalyanca ve Rumca şarkılar vardı. Ünlü operalar vardı.. Sonra da yavaş yavaş kendi seçimlerim geldi... Günün birinde de, hem içimde, hem de farklı evlerimdeki farklı odalarımda birçok şarkıyı biriktirtirmiş olduğumun farkına vardım. İçimdeki sesler, beni önce çeşitli gazete ve dergilerde şarkılarımla ilgili yazılar yazmaya yöneltti. Yetmedi. Bu şarkılarla ilgili, daha da doğrusu bu şarkılar için radyo programları yaptım. İki yılı TRT 3'te, İki yılı Açık Radyo'da altı ayı da NTV Radyo'da olmak üzere, tahminen ikiyüzelliye yakın program yaptım. Bu kayıtların bazıları duruyor, bazılarıysa çoktan kayboldu. Sadece şarkıları sunmakla yetinmeyen, metin ağırlıklı programlardı bunlar. Bir başka deyişle ben burada da bir edebiyat tadı aramıştım. Bu programlar müziğin tekniğinden anlayan bir müzik tarihçisinin ya da bir müzikologun değil, bir yazarın hazırladığı programlardı çünkü. Bunun hep böyle bilinmesini, anlaşılmasını ve duyulmasını istedim. Bir diğer duyulmasını istediğimse, müziğin benim için her zaman, tıpkı bugüne kadar yazamadığım, yazmaya cesaret edemediğim şiir gibi benim için müthiş bir esin kaynağı olduğudur. Bu bağı anlatamam. Anlatmaya da, anlamaya çalışmıyorum zaten. Böyle bir bağ var ve bu bağ, günü geldiğinde beni beklemediğim yerlere götürebiliyor, beklemediğim odalarda beklemediğim insanlarla buluşturabiliyor işte...

Tol: Bir yazar olarak, dünya üzerinde yaşanan terör ve diğer olaylara bakışınız nedir? Öngörülerinizden faydalanmak isteriz?

Mario Levi: Yaşadığımız dünyadan zaman zaman çok korktuğum oluyor. Ama beni asıl tedirgin ve rahatsız eden, bu konuyla ilgili olarak bir gazeteye yazdığım yazıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, 'seyirciliğimiz' ve 'çaresizliğimiz'. Artık birilerinin bizim adımıza, bir yerlerde karar verdiği duygusuna daha sık kapılıyorum. Üstelik bana sorarsanız bu ülkelerin görünen yöneticileri için bile geçerli? Kim peki kendilerini göstermeyen bu insanlar? Petrol şirketlerinin yöneticileri mi, istihbarat örgütlerinin yöneticileri mi, telekomünikasyon şirketlerinin yöneticileri mi, medya, reklam ve halkla ilişkiler sektörünün, kısacası kitle iletişim organlarının yöneticileri mi? Bilmiyorum. Ama dediğim gibi, 'dünyanın gidişatı' konusunda daha çok seyirci koltuklarında oturduğumuza inanıyorum ben. Bunları pek fazla düşünmeyip, kendi haline ve rahatına bakmak da mümkün. Yaşayıp gidebiliriz. Ama o zaman yazdıklarımızın bir anlamı olacak mı? Bunu da bilmiyorum. Tek bildiğim, reklam ve tanıtım sektörünü, bir şeyler söyleyebilecek kadar bildiğimden, bize asıl fotoğrafların gösterilmediği, asıl bilgilerin iletilmediği. Canlı yayınlar ve son dakika haberleriyle enformasyonun çok geliştiği bir çağda yaşadığımız söyleniyor, hissettiriliyor oysa. Bilgilendiriliyor ve haberdar ediliyoruz. Hiç kimse hiçbir şeyi kaçırmıyor sanki. Ama gerçekten öyle mi? Tatsız bir konu bu..

Tol: İnternetle ilişkileriniz nasıldır? sürekli bir kullanıcı mısınız? En çok nerelere girersiniz?

Mario Levi: Halen zayıf ama her geçen gün biraz daha çok gelişiyor. Elektronik postayı kullanıyorum, bilgiyeyse tam anlamıyla ulaşamadığım düşüncesindeyim. Bu benden mi kaynaklanıyor, internetten mi, yani internetin bize bilgiyi henüz veremediğini düşünmemden mi, henüz karar veremedim.

Tol: Burcunuz, en sevdiğiniz ve sevmediğiniz yönünüz nedir?

Mario Levi: Burcum Balık. Burcumun birçok özelliğini gösterdiğime inanıyorum. Hem en çok sevdiğim, hem de en çok sevmediğim yanım fazla duygusal olmam.

Tol: Geri dönüp baktığınızda "keşke" dediğiniz birkaç olay söyleyebilir misiniz?

Mario Levi:
Bilmiyorum. Ama bence bunun açıklamaları yazdıklarımda bulunabilir.

Tol: En çok hangi tür kitapları okursunuz? Hangi yazarları seversiniz?

Mario Levi:
Sadece romanları, hikâye ve şiir kitaplarını değil, edebiyat dışında kitapları da okuyorum. Bunların başında da son birkaç yıldır psikiyatri ve psikoloji ile ilgili kitaplar geliyor. Bunda çok sevdiğim, gerçek bir dost olarak gördüğüm Cem Mumcu'nun çok büyük bir etkisi oldu. Türk Edebiyatı'nda Bilge Karasu'dan, Oğuz Atay'dan, Tezer Özlü'den, Turgut Uyar'dan, Behçet Necatigil'den, Sait Faik'ten, Haldun Taner'den, Edip Cansever'den, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan, Halit Ziya Uşaklıgil'den, Peyami Safa'dan, Tomris Uyar'dan, Attila İlhan'dan, Selim İleri'den ve Sevim Burak'tan, Dünya Edebiyatı'nda da Kafka'dan, Çehov'dan, Canetti'den, Dostoyevski'den, Camus'den, Proust'tan, Beckett'ten, Kavafis'ten, Zweig'dan, Baudelaire'den ve Woolf'tan hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim galiba...Çağdaşım romancılar ve hikayeciler arasındaysa, Buket Uzuner'in, Orhan Pamuk'un, Murathan Mungan'ın, Oktay İhsan Anar'ın, Hikmet Temel Akarsu'nun, Mahir Öztaş'ın ve Ahmet Altan'ın varlıkları bana güç veriyor...

Röportaj ve Fotoğraflar: Turgay Uludağ
Mekan: Mario Levi'nin Evi / Kadıköy

 
 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
  Copyright © 2000-2002 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.