|
BENNU
YILDIRIMLAR
Aktörlerin
de aktristlerin de başarılısına, iyisine rastlamak zor. Oyuncunun kendini
eğitme sürecinde harcadığı uzun ve yorucu zamanın sonunda aradığı karşılık
"takdir" ve çoğu zaman bu bile sahibini geç buluyor. Genç yaşında, "Bir
Atın Öyküsü" ile Bedia Muvahhit Ödülü'nü alarak başarılı isimlerden olmuş;
ayakları yere sağlam basan, kendinden emin, kararlı, ifadesinin sertliğinin
onu tanıdıkça içindeki sıcaklığın ölçülü dışavurumundan kaynaklandığını
anladığınız etkileyici bir insan, sahne elektriği olan ve kameranın sevdiği
bir oyuncu, Bennu Yıldırımlar ile "oyuncu" ve sırlarını konuştuk...
"Gelenekse
eskilerin gelenekleri vardı; mesleki anlamda da…"
İyi yapımlarda
yer almak; iyi bir kariyere sahip olmak... Başlangıcında bir Bedia Muvahhit
Ödülü... Alırken nasıl hissettiniz?
Sözlüye kalkmış
gibi hissediyorsun. Bedia Muvahhit gerçekten çok değerli bir insandı.
Böyle insanların bir şekilde aramızda yaşamaya devam etmesini dilerdim.
Bir yerlerden bize gülümseyerek baktığını hissediyorum. Gelenekse eskilerin
gelenekleri vardı; mesleki anlamda da… şimdi gelenek karmaşası yaşanıyor...
Gurur vericiydi.
Yeteneğinizi
nasıl keşfettiniz?
Sessiz bir
çocukluk dönemi geçirdim. Dayım konservatuarda şan bölümündeydi. Kendi
yazdığım küçük birşeyi aileme oynadık onunla lise sondayken; hepsi bu.
Arkadaşlarım mimarlık okudu; başka dallarda eğitimler aldı. Ben mezuniyete
yakın matematik bölümünde okudum fakat Belediye Konservatuarı geleneğine,
bölümün hazırlık sınıfıyla dahil oldum ve birbirini seven 30 kişi olarak
okumaya başladık. Zaman geçtikçe sayımız azaldı. İlk sınıfı geçen altı
kişi arasında oldum. Ertesi yıl İstanbul Üniversitesi'nin Yunan Dili ve
Edebiyatı'nı kazandım. Konservatuar yarı zamanlı olarak devam ediyordu.
İki yıl bunu yürütmek için kendimce savaş verdim. Girilmesi zorunlu dersler
fazlalaşınca Yunan Dili'ni bıraktım.
Tiyatro
hayatınızda önemli bir yer tutmuş öyleyse. Sizi etkileyen; örnek aldığınız
isimler olmuştur…
Hocalarımız
Cüneyt Türel, Engin Uludağ, Suat Özturna, hazırlıktan sonra Güngör Dilmen,
Ahmet Levendoğlu, Mehmet Birkiye, Lütfi Oğuzcan, Yıldız ve Müşfik Kenter
ve Haldun Dormen'di… Örnek almayı sevmem. Hepsinin eğitimde önemli izleri
olmuştur. Usta-çırak ilişkisinden sözeder eskiler; o eskide kalmış birşeydir.
Yenilere birşeyler verirken belki de kendilerini taklit etmeyi isterler
farkında olmadan. Öğrenci çok etkisinde kalıp onun kötü bir kopyası olur.
Kendini bulmak zorundasın…
"Oyunculuk
bir bütün olarak ele alınmalı. Bizde hala çoğu oyuncu bir başkası tarafından
seslendiriliyor ve oyuncu olarak ilan ediliyorlar."
Oyunculuk
nedir sizce?
Oyunculuk,
sinema da olsa, televizyon da olsa böyle birşeyi yapmayı kavramak, hissetmek,
hissettiğin şeyin vücuduna, sesine yansıması, değişik rollerde kendini
deneme ve kendiyle karşılaşma, içinde kimbilir neler var…oyuncu olarak
kendiyle başka şeyler arasında ilişki kurma, farklıyı yaşama. Egzajere
olmak insana belki birşeyler katar ama kendinden kendinden birşeylerle
oynayabilirsin. Kendine kadar yedirebilirsin. Öyle bir içsel yolculuk.
Oyunculuk bir bütün olarak ele alınmalı. Bizde hala çoğu oyuncu bir başkası
tarafından seslendiriliyor ve oyuncu olarak ilan ediliyorlar; ödül dahi
verilebiliyor. İltifat aslında kendi sesinize veriliyor.
"...Önemli
olan insanın kendisini devamlı olarak sorgulaması…"
Oyuncunun
aracı da dil… Türkçe'yi nasıl görüyorsunuz?
Eskilerden
hoş insanlarla karşılaşınca anlıyorsunuz bunu. Güzel bir insan, o insanın
iyi bir sesle konuşması olarak algılanıyor. Türkçe kendi handikapları
olan, devamlı gelişen bir dil. Bazı şeyler var ki iyice araştırıp söylemek
gerekiyor. İngilizler de Shakespeare'i dönemin İngilizcesiyle sahneye
koyuyor. Dil canlı bir varlık; Arapça ve Farsça anlamadığım şeyleri danışarak
yola çıkıyorum. '98 yılında oynadığım "Huzur" adlı oyunda (İsmet Küntay
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü aldığı oyun) özellikle "gidiciim, yapıciim"
diyerek konuşuyorduk; oyunun konusu olan dönemin Türkçe'si buydu. Ben
de içindeyim; yaşayarak öğreniyorum. İyi spikerlerin iyi oyuncu da olması
gerekir. Konservatuar mezunu bir sürü insan var; önemli olan insanın kendisini
devamlı olarak sorgulaması…
Sahnedeyken,
arka planda neler düşünürsünüz?
Garip bir
harekette bulunuyorsun diyelim. Sebepleri vardır. Herşeyin mantıksal açıklaması
vardır. İçki, uyuşturucuyla ilgisi olan insanlara mantıklı ve affedilebilecek
bir açıklama bulunamaz yalnızca. Sahneye çıktığın zaman herşeyi unutmuyorsun.
Hiçbirşey yokmuş gibi, aslında varmış gibi. O anda konuşan insanın aslında
kafasında bir sürü sorular var. "Burada nasıl oynasaydım? Şurada yanlış
yaptım; hatamı tekrar etmemeliyim; şimdi sıra bende…" gibi.
"Aynı
prömiyerdeki gibi gidiyorsa hata. İnsan gibi rolü de gelişmesi gerekiyor."
Önemli
olan insanın kendisini devamlı olarak sorgulaması dediniz; oyuncu nasıl
geliştirir kendini?
Kendi açından,
tiyatro açısından gelişme olması için sorgulamak. Kötüler senin iyin olmaya
başladığında gelişemezsin. Oyun provadan çıkmışsa artık onundur. Onun
disiplinine gider; provanın üzerine gelişimi etkilemeyecek şekilde karakterin
oturması gerekir. Aynı prömiyerdeki gibi gidiyorsa hata. İnsan gibi rolü
de gelişmesi gerekiyor.
1994'te
Ankara Film Festivali'nde "Yılın Umut Vaad Eden Kadın Oyuncu" Ödülü'nü
aldığınız "Ağrı'ya Dönüş" nasıl bir projeydi?
Tunca Yönder
tiyatro kökenli bir insan. Çok büyük olmamasına rağmen dikkat çekici bir
roldü. Böyle bir şey beklemiyordum hayatımda. Filmin festivale katılması,
ödül alması önemli şeyler değil. Ama Türkiye'de ödüller güzel birşeyler
katıyor "yeni bir yüz", "yeni bir isim" gibi. Yeşilçam'ın ses ve yüz yarışmaları
varmış zamanında; "umut veren oyuncu" da aynı. Yanlış bir sistem var sonuçta.
Şimdi medya güzel insanlara çok fazla fırsat veriyor. Bir de basamakları
çok hızlı tırmanan iyi-kötü ayırmadan pohpohlama dönemine alınan durumlar
yaşanıyor. Kriterler de tam oturmadı. Eleştirmen sistemi olmadı; tiyatroda,
hele sinemada daha az. Küstürmemek için belki; senede sekiz film çekiliyor;
sen de üzülüp acı çekiyorsun.
"...Bu
mu bizim hayatımızdaki komedi?"
İzleyiciyi
eleştirmen koltuğuna oturtursak ne alırız?
İyi şeyler
yapıldığı zaman insanlar görüyor. İfade biçimleri çok farklı ama televizyon
denen bir güç var ve yadsınamaz. İnsanı geliştiriyor mu? Önemli olan bu.
İnsanlarımız çok çabuk etkileniyor; çocuk ruhu taşıyoruz toplum olarak.
70-80 küsur dizi yapılıyor; insan gücü var mı, ışık sistemi var mı; öyküler
çıkarılabilir fakat nasıl devam ediyor; onları nasıl izliyorlar? Çok popüler
olan bir diziyi bir akşam izledik eşim Bülent Emin Yarar'la, "göstermek
istediği nedir?" diye sorguladık. Patron eve kadar gelebiliyor. Bu mu
bizim hayatımızdaki komedi? Erkekler kızları sahipleniyor; sürekli bir
dişilik kavramı tekrar ediliyor. Her dizide toplumsal mesaj şartı yok
fakat ana konu da yok.
Kızınız
Ada ile televizyon izleyebiliyor muzsunuz?
Haber izleyemiyorsun;
sabah çocuk programları... Kızımla tiyatroya gidiyoruz bol bol; sonuna
kadar dikkatle izliyor oyunları. Sinemada ise çok seçici; bir filmin yarısında
çıktığımız oldu. Tiyatro canlı olduğu için tercih ediyor olabilir.
Meslektaşınız
olmasını ister miydiniz?
Engel olmaya
çalışmam. Ama iyi bir müzisyen olsun dünyanın heryerinde yaşasın. Fazıl
Say'ı severim, müziğini, iyi bir insan. Avrupa'dan geldi; burada çalışıyor;
böyle değerli bir insan var; çökertmeye çalışıyorlar. Anadolu'da birçok
konser veriyor; para aldığını da sanmıyorum. Arabesk bir kültürün içine
sokulmuşuz; yadsıyamayız; kulağımızı buna alıştırdık fakat insanlarımız
iyi birşeyle karşılaştığında dinliyor; çok sesli müziğe ihtiyaçları var.
Kültürle ilgili. Hiç eğitim almamış birinden Mozart dinlemesi beklenemez.
Hayatla
ilgili düşünceleriniz?
Hayatı sorgulayanlarla
karşılaşıp umudunu yitirmiyor insan. Kültürle doğru orantılı. Saygıyla
karışık korkumuz var. Temiz olsun karşındaki, anlarsın. Patavatsızlık
hakim. Zekice birşey yapar, onu örter; zekâ ürünü de yok.
İdeal
insan nasıl olmalıdır?
Karşısındakinin
durumunu da düşünebilen, en azından kafa yoran insandır. Saygı görmek
için saygı göstermek gerekir.
Hangi
kitapları okuyorsunuz?
Anı kitapları,
zorunlu olarak oyunlar. Çocuk sahibi olduktan sonra yoğunlaşamadım. Kitap
okumakta düşülen hatalar vardır; bir şey almadan Dostoyevski okumak da
yanlış. Milletçe şiir yazmayı seviyoruz; herkeste bir türkü okuma isteği
var. Kültür açısından zengin bir ülkeyiz, bir de farkında olabilseydik...
Farklı yerlerde olabilmeliydik. Tiyatroya ve sinemaya karşı bir küskünlük
yaşanıyor.
Yemeklerle
aranız nasıl?
İyidir. Son
günlerde çok şey yapmıyorum. Zeytinyağlılarda iyiyimdir. Değişik tadlar
denemeye meyilli bir insanım; klasik değilim bu konuda.
Bu güzel
röportaj için teşekkür ederim.
Ben teşekkür
ederim.
Mekan:
Pia (Beyoğlu)
Röportaj : Fulya Öztürk
Tarih : Aralık
2002
|