|
FATİH
KISAPARMAK
Bir masal
dinliyorsunuz sanki, cümleler o kadar düzgün ve sıradışı ki... Ama birden
kendinizi gerçeklerin arasında buluyorsunuz, sevgiyle kullanılan sözcüklerin
arasında düşünülmesi gereken o kadar çok konu var ki..
Sanatını
günlük hayatta da karşısındaki insana hissettiren, Anadolu müziğini modern
bir şekilde yoğurarak sunmuş, özgürlüğü seçmiş, en iyi olmak için çalışmış,
sanatı sevgiyle harmanlamış, çalışmalarıyla seven sevmeyen herkesten takdir
toplamış, başarısının farkında ancak bir o kadar da mütevazi olan Fatih
Kısaparmak'la keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Sanat
yaşamınız için "Kilim'le başlayan bir macera" diyebilir miyiz?
"Kilim", profesyonel yorumculuk maceramızın başlangıcı ve ilk göz ağrımız,
uğurumuz elbette. Ancak öncesi de var. İlköğretim dönemimde, Ankara Radyosu
Gençlik Korosu'nda Muzaffer Arkan'ın, Ankara Devlet Konservatuarı'nda
ise kısa bir süre Mithat Fenmen'in müzik öğretimlerinden yararlandım.
Klasik Batı Müziği ile başlayan çalışmalarım, Turhan Toper'in öğrencisi
olarak ve Klasik Türk Müziği ile sürdü. Müzikal arayış ve kavrayış sürecimin
üçüncü perdesinde bağlama ile tanıştım. İlk ustam Mehmet Erenler idi.
Daha sonra Yüksel Tekiner ve Coşkun Güla'dan ders aldım. TRT Ankara Televizyonu'nun
çeşitli programlarına bağlama ile katıldım; kısa metrajlı belgesellere
müzik yaptım. Yine, TRT'nin açtığı ve ülke genelinde binlerce kişinin
katıldığı ses ve saz sanatçılığı sınavını kazandım. Ancak devlet memuru
olabilecek yaşta bulunmadığım ve sonrasında da tercih etmediğim için,
kazanılmış bu haktan yararlanmadım. Üniversite dönemimde Zafer Dalgıç'ın
büyük etki ve katkısı ile müzik piyasasına girdim. Bu arada, bazı önemli
dergilerde şiirlerim, araştırmalarım ve röportajlarım yayımlandı. "Dil
Folkloru Açısından Harput Ağzı" yayımlandığında, yirmi bir yaşımdaydım.
İlk kasetim olan "Kilim-Nazlı Bebe", 1987 yılında ve benim askerlik görevim
sürerken piyasaya sunuldu. İlk konserim, Şahin Özer'in emek ve çabasıyla
İstanbul Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda, 1 Eylül 1990 Dünya Barış Günü'nde;
ilk televizyon programım ise Erşan Başbuğ ile Ayhan Ölmezoğlu'nun hazırlayıp
Erkan Yolaç'ın sunduğu "Bizden Size"de ve 20 Ocak 1990'da gerçekleşti.
Sırasıyla "Kilim-Nazlı Bebe", "Yarına Kaç Var-Bekle Küçüğüm", "Cemre Düşünce",
"Güneşi Biz Uyandırdık", "Portakal Çiçeğim", "Hoşçakal", "Mozaik", "Dicle'nin
Oğlu", "Olur mu Böyle Hasan", "Mor Salkımlı Sokak", "Ve Senin Şiirlerim",
"Bu Dağ Ne Rüzgarlar Gördü", "Vay Benim Hayallerim" ve "Sevdaysa Sevda,
Kavgaysa Kavga" adlı albümleri sunduk Türkiye'ye.
Öğrendiğim
kadarıyla iktisat ve hukuk fakultelerinde bir süre eğitim almışsınız ancak
tercihiniz sanattan yana olmuş. Bu birbirinden farklı 3 dal arasında sanatı
tercih etme nedeniniz nedir?
"Sanat
özgürlüğün çocuğudur"
Sanatı sevmek,
sevmeyi sanat haline getirebilmekle anlamdaştır. Uygarlıkların oluşum,
gelişim ve evrimi, çoğu kez sanatçıların, bilimadamlarının ve namuslu
beyinlere sahip düşünürlerin çabalarıyla gerçekleşir. Ben sanatı ve sevmeyi
daha çok seviyormuşum ki, bilinçli bir tercihle bu alana yöneldim. Kaldı
ki, sanat özgürlüğün çocuğudur.
"Bir
çocuk doğunca annesinin ölmesi mi gerekli?"
Anadolu
müzik kültürünün, çağdaş bir ambalajla genç kusaklara aktarılmasında önemli
bir görev üstlendiniz. Bunun devamını getirmek ve daha da iyileştirmek
için neler yapılması gerekir?
Anadolu'yu
sevmek ibadettir. Maraton koşmaya ve ülkemin kültür değerlerine müzik
yoluyla katkı sunmaya geldim. Müzik sanatını, bir enstrüman olarak kullanma
yöntemini seçtim. En azından orta ve uzak vadeli hedeflerim vardı gelirken.
İnsanlarımıza iyi, doğru, yararlı ve güzel şeyler sunmanın sorumluluğunu
hissediyordum. Şükürler olsun ki, utanmadım ve utandırmadım; üzmedim ve
üzülmedim. Nasıl ki rüzgar eken fırtına biçerse, sevgi ekenin de sevgiler
biçeceğine inandım hep. Öte yandan, gerçek sanat eseri ne eskidir, ne
de yeni... Ancak hem eskidir, hem de yeni. Eski olsaydı ölmeye, yeni olsaydı
eskimeye mahkum olurdu... 0, yaşanılan zamanın ve güncel beğenilerin üstüne
çıkabilendir. Her mevsimin çiçeğidir. Eski olsa bile eskimeyendir. Şimdinin
içinde hem dün vardır, hem de yarın. Eski hayranlarına, şunu soruyorum:
Her annenin bir çocuğu yok mu? Yeni hayranlarına ise şöyle diyorum: Her
çocuğun bir annesi yok mu? Ya da, çocuk doğunca annesinin ölmesi mi gerekli?
Dolayısıyla, henüz doğmamış çocukların dinleyeceği ezgilerimizin bulunduğuna
ve Anadolu müzik kültürünün yarınlara sancılı olduğuna inanıyorum. Hem
de bütün varlığımla. Eğer birgün gerçek anlamda bir çağdaş müziğimiz oluşacaksa,
ayaklarını mutlaka Anadolu toprağına basacak ve yine Türkü Cumhuriyeti'nin,
yani Avrasya Türk kültür varlığının bütün renklerini taşıyacaktır. Bilim
ve sanat tarihinin deneyimlerine uygun olan da budur.
"Çağdaş
Halk Müziği" kavramını, uzun yıllar sonunda yaygın bir ekol haline getirmeyi
başardınız. Bundan sonra yapmak istedikleriniz ve yapacaklarınız nelerdir?
Toplumun
önünde yürüyen ve ileri hedefleri gözleyen gençlerimize güveniyorum. Gerçekten
bilinçli, yapılan işlerin farkında ve doğruları kestirme yoldan kavrayabilen
bir müzik dinleyici kitlesi oluştu ülkemizde. Çığ gibi büyüyen bu kitle,
yarına yönelik umutlarımı tomurcuklandırıyor. Onun içindir ki, hızla kentleşen
ve gençleşen Türkiye'nin yeni kuşaklarına, altında yüzyılların imzası
bulunan müzik kültürümüzü ulaştıralım, ama mutlaka ulaştıralım diyorum.
Bunu başarmanın en etkin yöntemi ise, onu çağdaş bir ambalaj içinde sunmaktır.
Bu aynı zamanda, kültür emperyalizmine karşı alınabilecek en akılcı yöntemdir
de. Unutmayalım ki, boş kalan bir kaba, ne rast gelirse o dolar. Toplum
ve müzik ilişkisinde yeni bir dönemece vardığımız bugün, müziğin gözden
geçirilmesi zamanıdır. Özünü koruyan, kabuğunu yeniden kazanabilir. Bunu
ya başaracağız, ya da müzik alanındaki boşluktan yararlanarak oluşan prefabrik
müzik türleri ithal etmek durumunda kalacağız. Her kök, bin tane dal demektir.
En büyük projem, müzikal köklerimize dayalı dev bir Anadolu Orkestrası
ile senfonik eserler icra etmek. Curadan meydan sazına, çoban kavalından
sipsiye kadar uzanan geniş yelpazede ulusal operetler oluşturmak. Dünyanın
en uzak ve en ufak yerlerine kadar, bağlamamızın gönderinde dalgalanan
çağdaş türkülerimizle ulaşmak... Halkımız, değişen beğenilerine yanıt
veren ama kendisinden renkler taşıyan çalışmalara olumlu karşılık veriyor.
Yani, istikbal köklerdedir... Bu ve benzeri nedenlerle ve çok acil olarak
bağlamamız için bir metod; bunun için de bağlama türleri ve düzenleri
konusunda açıklık gerekiyor. Bağlama tür ve düzenlerinin, standartlarının
belirlenmesi, akort seslerinin ve aralıklarının saptanması kaçınılmazdır.
Ayrıca, düzenlere göre değişen ve pozisyon diye adlandırdığımız perde
kullanımlarının da belirlenmesi; böylelikle ulusal standartlara kavuşan
bağlamanın evrensel platformlardaki yerini alması gerekmektedir.
"Kobraya
bal da yedirseniz, onu zehire dönüştürür"
Bir yerde
"Türkiye'de yapılan müzikte ve sanatçıda kalite erozyonu yaşandığı" ifadesini
kullanmışsınız. Bu konuyu biraz açarmısınız?
Toplumsal
travma yaşıyoruz. Ve yok olmanın dayanılmaz ağırlığını taşıyoruz... Böyle
bir ortamda, iki defa düşünmeden konuşmamalı. Ben de öyle davranmaya çalışıyorum.
Fakat sanat ve sanatçı, uyarıcı olmakla da sorumlu ve yükümlü. Arının
görevi bal üretmek. Kobra yılanının ise zehir. Kobraya bal da yedirseniz,
onu zehire dönüştürür... Bana göre, Dünya'nın yeniden paylaşımı peşindeki
küresel eşkıyalık, ulus ötesi dev şirketlerin egemen olacağı bir sömürü
düzeni kurmaya çalışmakta. Ülkelerin değerler sistemini çökertmeyi ve
kendi kültürel varlığını yaymayı amaçlamakta. Görünen köy kılavuz istemez.
Toplumsal cinnet döneminden geçen ülkemizde ise, akıl tutulması yaşanmakta.
İnsanımızın köleleştirilmesi ve ülkemizin tutsaklaştırılması operasyonu,
ulusal hafıza kaybına yol açan kültür terörü ile başlatıldı. Önce, eğitim
düzenimiz kundaklandı. Ortaya çıkan kültürel kimlik ve nitelik erozyonu,
ülkeye büyük irtifa kaybettirdi. Düzeysizlik, hem "yaygın"laştırıldı,
hem de "saygın"laştırıldı. Kalite çıtası aşağı düşürülen Türkiye, zamanla
dibe vurdu. Biliyorsunuz, kültür emperyalizminin kullandığı iki temel
mayın, dil ve sanattır. Ulusal kültür bütünlüğünü parçalamanın ve kültürel
kimlikleri yok etmenin yolu, sömürgeci toplumu "ideal model" olarak benimsetmekten
geçer. Sömürgecilerin müziği, edebiyatı, sineması, yaşam felsefesi, düşünme,
beslenme ve giyim tarzları, toplumsal kural ve kurumları vs.; kolonilerin
genç kuşaklarına, dil enjektörüyle yavaş yavaş zerk edilir.
"Dev
bir kaseye birer tutam tuz oluyoruz"
Kendinizi
bu camianın içinde nasıl nitelendirebilirsiniz?
Kendimi,
öncelikle haddini bilen bir sanatçı olarak tanımlamak isterim. Anadolu'da,
"Mahkeme kadıya mülk değildir" derler. Bu, bizim için de geçerli. Herkesin
bir mevsimi vardır. Ancak eğer, her mevsimin ve tüm zamanların çiçeği
sayılan klasik eserler üretebilmişseniz o başka. Bazı birikmişlikler demlenir
ve hiç beklemediğiniz bir anda dönüşüverir besteye. Ben de, beynimdeki
ve yüreğimdeki birikimlerin tortularını, size bestelerimle sunmaya çalıştım.
Sizler beni dinlemeye başlamadan çok öncelerden beri, ben sizi dinliyordum...
Duyduğum sevgi, notalar ve dizelerle dolu bir dünyaya götürdü beni ve
işte tam orada buluştuk. Yaşamak hem çok sıradan, hem de çok olağanüstü.
Hayat hem çok uzun, hem de çok kısa. Martı, kimine göre çöp yiyen bir
kuş, kimine göre ise şarkıları süsleyen bir simge. Yani her şey göreceli
ve bakışa göre değişken. Üstelik, her şeyin bir de tezadı var. Ama her
yanımız ortak. Aynı şeye bakıp, sıkça farklı şeyler anlatıyor da olsak,
en azından aynı havayı soluyoruz. Gökyüzümüz aynı. Yıldızlarımız ve denizlerimiz
ve denizlerimizdeki mercan kayalıklarımız da. Doğuyoruz, yaşayıp gidiyoruz.
Bir şeyler bırakıyor ve dev bir kaseye birer tutam tuz oluyoruz.
Yeni albümünüz
hayırlı olsun. Albümünüzden biraz bahseder misiniz..
Yeni albüm
için yalnızca 2 televizyon programı yaptım. Çıkabileceğimiz program bulmakta
zorluğumuz var. Çünkü bu işlerin çivisi çıktığından beri, halkımıza daha
çok konserler yoluyla ulaşabiliyoruz. Bir öncekinden 19 ay sonra halkımıza
sunduğumuz bu albüm, yaklaşık 4 ay süren titiz bir stüdyo çalışmasının
ürünü. Düzenlemeleri 2 aranjör yaptı. Kayıtları ve editing/mastering işlemleri
3 ayrı stüdyoda, 6 tonmaister tarafından gerçekleştiridi. 41 kişilik dev
bir orkestra ile oluşturuldu. Deli Yürek televizyon dizisinin unutulmaz
eserlerinden "Yiğidi Gül Ağlatır" adlı eserde, Anadolu aydınlığının ölümsüz
ışığı Mevlana'ya ait bir şiiri, eşimle birlikte ve düet şeklinde seslendirdik.
Evet, yanlış duymadınız; ilk kez bir "şiir düeti" dinleyeceksiniz bu albümde...
Profesyonel meslek yaşamımın 18. yılını tamamlarken iddia ile tekrarlıyorum
ki, bu albümü alıp da dinleyenler, bize hakkını helal edecek. Çölde çiçek
olmak zordur... Fakat biz zorlukları severiz ve halkımıza da güveniriz!
Bu şarkılar da hayatla yüzleşmemizin ve ödeşmemizin bedeli zaten.
Bir süre
resim yapmışsınız. Bu uğraşınız hala devam ediyor mu?
Resim , bir
yaşama biçimidir. Dünya'ya ve herşeye renklerin beyniyle bakmayı gerektirir.
Ben artık notaların ve dizelerin yüreği ile bakıyorum hayata, insanlara
ve zamana.
Sizce
hayatta en önemli şey nedir?
Hayattaki
en önemli şey şu ya da budur diyemem. Hayatın kendisi zaten çok önemli.
Ancak elbette sağlık, huzur, onur ve özgürlük gibi kavramlar son derecede
mühim. Sevgi ve bilgi dolu bir dünya için yaşamalıyız. Yani, bizi neanderthallerden
ayıran özelliklerimizi öne çıkarmalıyız. İnsanüstünü talep eden kişi,
üstinsana ulaşır...
Röportaj : Tuba Kurt
Tarih :MAYIS
2003
|