|
HAKAN
VANLI
Duyarlı,
olduğu gibi davranan, yapmacık bir zırhı olmadan yaşamaktan korkmayan,
güçlü ve dolu bir insan Hakan Vanlı. Bu yıl İstanbul Devlet Tiyatrosu
Aziz Nesin Sahnesi'nde üçüncü kez sahnelenen "Küçük Adam Ne Oldu Sana"
isimli müzikli kabarede ve AKM Büyük Salon'da bu yıl sahnelenmeye başlayan
"Kral Lear"da rolünün hakkını öyle veriyor ki - her iyi aktörün yapması
gereken gibi - üstlendiği tipi yaşatıyor. Onu takip edenler farkındadırlar:
hep zor, oyuncuların " halkça benimsenip aktörün üzerine yapışan" sözleriyle
tanımlayarak oynamaktan çekindikleri roller ona veriliyor. Bir dip not:
Mel Gibson ve Bruce Willis'i dublajda Alev Sezer'den sonra sesiyle tekrar
yaşatabilen ve sevdiren onun sesi...
Hakan
Bey, sizi kısaca tanıyarak başlayalım...
1963 Ankara
doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Ankara'da tamamladım. '79-'80
döneminde Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı'na girdim ve 1984'te
mezun oldum. Adana Devlet Tiyatrosu'nda 2 yıllık stajyerlikten sonra '86
yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak kadroya girdim.
İlk rolünüzü
hatırlıyor musunuz?
İlk rol unutulur
mu? Türkan Şoray'ın sinema filmi versiyonunda yer aldığı, bir aşk trajedisi
olan "Sultan Gelin"de, ölen eşinin ardından, evlenmek için kundaktan büyütmek
zorunda kaldığı genci oynamıştım.
Sonraki
oyunlardan aklınızda hangileri var?
"Ayar Hamza",
"Genç Osman", "Fareler ve İnsanlar", "Budala", "Anılar", "Karakolda",
"Bir Sevda Öyküsü", "Ada", "Çığlık", daha bir çok oyun... Ayrıca "Çıtır
Köy" ve "Barış Gezegeni" gibi çocuk oyunları... "Galileo" yu atlamamalıyım.
Çok ciddi ve iyi bir oyundur...
"...Küçük
küçük seslendirmelerden sonra dikiş tutturdum. Bu terimi kullanıyorum
çünkü dublaj da işimizin birçok kanalından biri..."
Seslendirmeye
nasıl başladınız?
Devre arkadaşlarım
gibi... Rüştü Asyalı, Kerim Afşar gibi büyüklerimizden özenerek...Küçük
küçük seslendirmelerden sonra dikiş tutturdum. Bu terimi kullanıyorum
çünkü dublaj da işimizin birçok kanalından biri... Seslendirmeyi de sanatçılık
olarak görüyorum. Yabancı dilde, yabancı bir filmi kendi toplumumuza anlaşılabilir
hale getirmede katkı aktöründür. Gerçekte Türkçeleştiren, vurguları veren
ve artık o filmi yabancılıktan kurtaran aktördür.
Türkiye'de
bu meslek nasıl yürütülüyor? Veya nasıl yürütülmeli?
Bana göre
Shakespeare, Balzac, Hugo gibi klasikler, özellikle de Shakespeare İngilizcesi
çevrilip altyazı olarak verilmeli ama seslendirilmemeli. Hamlet'i konuşurken
öyle bir deyim kullanılıyor ki edebî üslubu haksız bir seviyeye indiriyor...
Galileo'da oynarken filmi de geldi Türkiye'ye; seslendirme yönetmeni sahnede
oynadığım rolü seslendirmemi istedi ve ben ellerim belimde, kâğıda bakmadan;
ezberimden, süreye göre kısaltarak inatla oynadım. Çok başarılı olduğu
söylendi.
"...Bizde
en büyük eksiklik bana göre yönetmen. Kriter sorumuz şu: "Kaç oyunda oynadın?"
Cevap da diyelim ki 40; "tamam o zaman, gel yönetmen ol!" diyorlar."
Yabancı
rejisörlerle çalıştınız mı? Yorum farklılıklarında neler yaşadınız?
İki Alman,
bir İtalyan, bir İngiliz ve en son "Kral Lear"da bir Amerikalı rejisörle
çalıştık. İngiliz rejisini Ankara'da Shakespeare'in -orjinal adıyla "As
You Like It"- oyununda gördüm. İngilizler nasal tonları daha fazla kullanıyorlar.
Yönetmen, "koş Orlando koş" söz grubunu "run Orlando run" gibi söyletmekte
ısrar etti fakat "ş" sesleri baskın oluyor Türkçe'de... Shakespeare'in
tınısı Türkçe çeviride zaman zaman tersliklere yol açıyor. Batıda, küçük
yaşta katılmaya başladıkları workshoplarda bedensel esnekliği ilerletiyorlar;
sakatlanmalar daha az oluyor. Bizim, Akdeniz insanı da oyuncusu da daha
sıcaktır; hissederek, dokunarak oynar. Batının eğitimi bizimkinden uzun
ama bizim konservatuarlarımızda verilen klasik eğitimin onlarınkinden
geri kalır bir yanı yok... Bizde en büyük eksiklik bana göre yönetmen.
Kriter sorumuz şu: "Kaç oyunda oynadın?" Cevap da diyelim ki 40; "tamam
o zaman, gel yönetmen ol!" diyorlar.
Vurgunuzdan
sizin de teklif almış olduğunuzu seziyorum...
Aldım ve
reddettim. '89 -'90 yıllarında hem de... Daha kaç yıllık oyuncuyken...
İnsanın en iyi olduğu işi yapması gerektiğini düşünüyorum. Hamalsa en
iyisi, oyuncuysa en iyisi, gazeteciyse en iyisi... Garson, barmen olmamalı.
Kitleleri, meslek gruplarını hakir gördüğümden değil; insanın yapacağı,
yapmak isteyeceği işe tamamen ve en başından odaklanması gerektiğini düşündüğümden...
Sizin
yönlendirdiğiniz insanlar da muhakkak olmuştur...
Kadir Has
Üniversitesi Konservatuar Bölümü'nde öğretim üyesiyim. Ted Ankara'da ortaokul
öğrencileriyle bir denemem olmuştu. 35 kişiyi konservatuara hazırladım.
Bazılarıyla karşı karşıya bile oynadım. Gelecekte iyi bir aktrist olacağına
inandığım Ekin isimli bir öğrencim oldu.
İstanbul
maceranız ne zaman başladı?
Ankara'da
kamera karşısında edindiğim küçük deneyimlerden sonra -biri o zamanlar
kısa metraj çeken Mustafa Altıoklar'la yaptığım bir çalışmadır-İstanbul'da
Fatih Aslan'ın "İnsan Kurdu" ve Ziya Öztan'ın TRT için çektiği "Cumhuriyet"
filmlerinde oynadım. İstanbul'da dizi piyasasına geçtim. Kartal Tibet'in
yönettiği "Bizim Aile" ve Hülya Avşar'la başrolleri paylaştığımız "Ah
Bir Zengin Olsam" -bağlı olduğu tv kanalıyla yeniden anlaşma sağlansaydı
evleniyorduk dizi sonunda-, çok saydığım Atillâ İlhan'ın eseri ve Biket
İlhan'ın yönettiği "Kurtlar Sofrası'nda" bir gazeteciyi canlandırdım.
Çok ciddi ve iyi bir işti; severek çalışmıştım.
"..En
sevdiğim hocam Ayberk Çölok'tu. Bende çok emeği vardır..."
Kariyerinizde
iz bırakanlar kimlerdi?
Kendimi yetiştirdiğimi
zannediyorum. En sevdiğim hocam Ayberk Çölok'tu. Bende çok emeği vardır.
Baykal Saran, Kerim Afşar, Erol Kardesicil... Çok şanslıydım. İyi roller,
iyi yönetmenler... Özel tiyatroda Gülriz Sururi ile müzikal kolaj çalışmamız
olmuştur. 12 ayrı karakteri iki saat içine sığdırıyordum.
"...İlk yıl yedi, ikinci yıl beş, bu yaz da provalarda
9 kilo verdim..."
Performansınızın
yüksekliği "Küçük Adam Ne Oldu Sana"da da hemen göze çarpıyor. Zor bir
rol ve gerçekten ter döküyorsunuz... Kilo verdiniz mi?
Zor rolleri
seviyorum. İlk yıl yedi, ikinci yıl beş, bu yaz da provalarda 9 kilo verdim.
Her gün 11:00-18:00 prova yaptık.
Ayakta
kalma sırrınız nedir?
Meyve suyu
ve bize iyi bakan, oyunculara torpilli menüler sunan Bambi isimli bir
büfe!.. Hazırladıkları "Atom" tatlısı belki de...
"...As
You Like It'te oynarken sahnede üç yıl boyunca hergün, 650 kişinin önünde,
bütün bir tavuk yemem gerekiyordu..."
Konu yemeklere gelmişken hangi yemekleri sevdiğinizi ve hangilerinden
hoşlanmadığınızı öğrenmek isterim...
Zor yemekleri severim. Yaprak sarma -hani serçe parmağı kadar minik
sararlar ya- börek, mantı... Bamyadan nefret ederdim; artık yiyorum. Tavuk
ve barbunya pilakiden hiç hoşlanmam. Sebepleri enteresandır. "As You Like
It"te oynarken sahnede üç yıl boyunca hergün, 650 kişinin önünde, bütün
bir tavuk yemem gerekiyordu. Şu anda tavuk suyuna çorba bile içemiyorum...
Sonra "Ada"da bir hücre mahkumunu oynuyordum ve pilaki yemekten nefret
ettim. O gün bugündür ikisinden de şiddetle kaçarım.
"...Oyuncular farkında olan insanlardır. Ben de hayatın
farkındayım. Ne var ki zamanla negatif yönde karmaşıklaşan tepkilere,
duygusal sıçramalara sahip oluruz..."
Size
has özellikleriniz, kişisel çalışmalarınız nelerdir?
Koku hassasiyetim
vardır. Tabağımdaki yemeğin ne zaman pişirildiğini anlarım. Dublaj sırasında
sabit bir yazı karakteri kullanılmadığı için kağıttan okumaya uğraşırken
gözlerim bozuldu. Gözlerimizin focus özelliğini normalin üzerinde, bilinçli
kullanınca bu hepimizin başına gelebiliyor... Oyuncular "farkında olan
insanlardır". Ben de hayatın farkındayım. Ne var ki zamanla negatif yönde
karmaşıklaşan tepkilere, duygusal sıçramalara sahip oluruz. Çok sevdiğimiz
birini kaybettiğimizde gülebilir; donabiliriz... Oyun çıkarılma dönemleri
bunalım anlarımdır. Çok da mazoşist bir dönemdir; sakin atlatırım. Prof.
Dr. Engin Gençtan'ın "Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar" adlı kitabını
okuyunca bu konu üzerinde 2 yıl kadar araştırma yaptım; Sadiler'in yaşamlarını
inceledim. Ayrıca Emre Kongar'la vakit buldukça siyaset üzerine sohbetler
yaparız.
Hayat
hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim?
Her insanın
içinde bir telepati özelliği bulunduğunu düşünüyorum. Belki bilinçli belki
bilinçsiz hepimiz konuşmadan birbirmize mesajlar iletiyor ve tepkiler
alıyoruz. Oyunculuk ise küçük yaştan itibaren herkesin içinde varolmaya
başlayan bir olgu. Küçükken oyunlar oynamıyor muyduk? İki kez evlenip
ayrıldım. Ozan isminde 11yaşında bir oğlum var. Aşk benim için çok önemli,
kalp çok önemli. İnanç herkese göre değişebilir.
"İyi
oyuncu kendini, yeteneğini, varoluşunu yaptığı işte gösteren kişidir..."
İyi oyuncu
kimdir? Son olarak gelecek nesli nasıl değerlendirdiğinizi öğrenmek isterim...
İyi oyuncu
kendini, yeteneğini, varoluşunu yaptığı işte gösteren kişidir. Arkamızdan
gelen kuşak -ki manken, konservatuar mezunu ayırımlarım yoktur- ordu halinde
geliyor. İyi sevkedilirlerse, ne yapmak istediklerine ciddi anlamda karar
verir ve üzerine eğilirlerse başarılı olunmaması için bir neden olamaz.
Bu güzel röportaj için teşekkür ederim.
Ben de size teşekkür ederim.
Mekan:
Park Cafe Restaurant
Röportaj : Fulya Öztürk
|