|
HALİT
ERGENÇ
Bir oyun
medyatik olmayagörsün... Medyatik de olmasa nereden tanıyacağız o oyunda
oynayanları değil mi? Sanatçının değerinin bilinmediği bir toplumun medyası
ise medyatikliği yaratan; isimlerin, özgeçmişlerin uçuştuğu fakat değerlerin
hiçbir şeyin altında ezilmediği, özlenen, ütopik bir dünyada bir yarımızın
halâ yaşadığını, bu dünyaya ait sanatçıların halâ varolduğunu görür ve
mutlu oluruz. Kendimizi kandırırız; yetenekli insanları hakettikleri yerlere
taşıma çabası yerine sansasyon duymayı; kötüye yakıştırmayı, alkışlamaktan
kolay buluruz. Diğer yarımızın çivilendiği katı dünyayı aslında biz yaratırız
da görmek istemeyiz...
İşte ismini
medyatikleştirilmiş oyun "Pop Corn"la duyduğumuz, ABD'de sanat için araştırmalar
yapmış; o özlenen dünyaya ait, bir yıldız olmaya aday, nitelikli, bir
o kadar da mütevazı bir sanatçıyla söyleştik; Halit Ergenç...
Siz yurtdışında
da sahne almış; okullu bir müzikal oyuncususunuz değil mi?
Evet. Mimar
Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzikal Oyunculuğu Bölümü mezunuyum.
Bazı organizasyonlarla ve ABD'de kaldığım süre içinde
şahsi girişimlerimle yurtdışında da sahneye çıktım.
"Arkadaşlarla
Muzaffer Hanım'ı "Gladies" olarak çağırırdık. Agresif bir hanımdı. ...haksız
yere bağırdığı bir gün begonyalarının bütün çiçeklerini yediğimi hatırlıyorum.
Yüz ifadesini görmeliydiniz..."
Müzikal
şarkı söyleyebilmenin yanısıra dans ve oyunculuk yeteneklerini de gerektiren
çok boyutlu bir sanat... Kendinizi nasıl keşfettiniz?
Çok hareketli
bir çocuktum. Dünya bana dar gelirdi. Ağaçlara tırmanır, hatta üzerlerinde
uyuya kalır; bisikletime atlar çok uzaklara giderdim. Kabul edilen sınırların
ötesine karşı engellenemez bir merak duyardım. Hala değişmedi. "Yapma!"
denilen şeyler herkesin merakını uyandırır, ben ise onları yapardım. Hayatı
bana geldiği gibi yaşıyordum; tepkilerimi de kendime has bir şekilde gösteriyordum.
Çoğu zaman alışılmadık oluyorlardı. Unutamadığım bir anım vardır komşumuzla...
Arkadaşlarla Muzaffer Hanım'ı "Tatlı Cadı" dizisinin her şeye meraklı
bir karakteri olan "Gladies" olarak çağırırdık. Biraz sinirli bir hanımdı.
Gürültü yaptığımızı öne sürerek yine haksız yere bağırdığı bir gün begonyalarının
bütün çiçeklerini yediğimi hatırlıyorum. Yüz ifadesini görmeliydiniz...
Begonyanın çiçeği ekşidir biliyor muydunuz? Bir keresinde de ağacın üzerinde
uyuyakalmıştım. Annemin sesi ile uyandım. Avazı çıktığı kadar bağırarak
beni arıyordu. Zaten bunu neredeyse her akşam yapmak zorunda kalıyordu.
Beni şaşırtan yanı, her seferinde de aynı heyecanı ve korkuyu duymasıydı.
Demek öyle oluyor anne olunca... Beşiktaş Atatürk Lisesi'ndeyken ortaokulda
tiyatroyla ilgilendim. "Sersem Koca'nın Kurnaz Karısı"nda sersem kocayı
oynadım. Fakat asıl keşif müzikle oldu.
Ne
tür bir keşifti bu?
Şarkı söylüyordum.
Hep de söyledim. Küçükken babamın yaptığı bütün kayıtların üzerinde benim
sesim olurdu. Bir şekilde mahvederdim çalışmalarını. Ama bana hiç kızmadı.
İyi ki de kızmamış. 1986-1987 Milliyet "Türkiye Liselerarası Müzik Yarışması"nda
yeniden düzenlediğimiz "Angie" isimli parçayla "En İyi Erkek Solist" ödülünü
aldım. Müzik bir daha da hiç çıkmadı hayatımdan... 1987'de İTÜ Gemi İnşaat
Mühendisliği'ne girdim ama içimden gelen sese daha fazla direnemedim ve
okulu 1989'da bırakarak Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı
Opera-Şan Bölümü'ne başladım. '92- '93 öğretim yılında Müzikal Bölümü
açıldığında artık bir müzikal öğrencisiydim. 1997'de mezun oldum.
"Babamın
isminden faydalanmaktan hep uzak kalmayı seçmişimdir. Evet, o gerçekten
iyi bir müzisyendir."
Babanız
Sait Ergenç, eski bir "Altın Mikrofon"lu, Şehir Tiyatroları emeklisi bir
oyuncu öyle değil mi? Genetik özellikler taşıyorsunuz...
Nereden buldunuz
babamın "Altın Mikrofon"lu olduğunu? Pek bilmez herkes bu konuyu... Babamın
isminden faydalanmaktan hep uzak kalmayı seçtim. Evet, o gerçekten iyi
bir müzisyendir. Pek çok bestesi var. Yüzlerce… Eski 45liklerin bir çoğunda
adını görebilirsiniz. Zeki Müren, Safiye Ayla, Müslüm Gürses ve İbrahim
Tatlıses gibi pek çok sanatçı okudu şarkılarını. "Şeytana uyduk bir kere",
"Nikahsız Aşk", "Ben İnsan Değil Miyim?" birkaç tanesi.
İlk profesyonel
sahne deneyiminize geri dönersek...
Profesyonel
sahne hayatıma Sait Sökmen sayesinde dans ile başladım. İlk olarak Levent
Kırca-Oya Başar Tiyatrosu, "Gereği Düşünüldü" ve "Hangi Yüzle" oyunlarında
dans ettim.
Ve Dormen
Tiyatrosu...
Haldun Dormen'in
hem bir dost hem de yol gösterici olarak hayatımda doldurulamaz bir yeri
var. Onunla tiyatro dünyasını tanımaya başladım ama tiyatrosuna giriş
sebebim kendisi değildir. Okuldan arkadaşım, Deniz Kurtoğlu beni bir gün
"Dormen Tiyatrosu'na çağırdı. "Şarkılar Susarsa" isminde bir müzikal sahneye
konuyordu. Şu anda piyasada tanınan Şebnem Sönmez, Deniz Kurtoğlu, Emre
Altuğ, Yosi Mizrahi, Gülbin Yeşil, Güneş Berberoğlu, Nazım Kerkez, Meltem
Kaymak... 19 genç insan, Çetin Akcan yönetiminde oynadık. Ertesi yıl Feydeau'nun
"Sevgilime Göz Kulak Ol" adlı oyunu için teklif geldi. Rus Prens rolünü
oynadım. Bir sonraki yıl da başka bir Feydeau oyununda, yine bir diyalektik
rolü "Arapsaçı"nda Alman Futbol antrenörü Herrman'dım. Sonraki yıllarda
"Evita, Hayalet ve Ötekiler", "Popcorn", "Nerde Kalmıştık?" gibi oyunlarla
kapanana kadar Dormen Tiyatrosu'ndaydım.
Müzik
ve dansla ilgilenmeye devam ettiniz mi bu arada?
Leman Sam'la
üç, üç buçuk yıl kadar çalıştık. Leman'ın programlarında çeşitli müzikaller
ve operalardan düetler söylüyorduk. Tiyatro ve dizi çalışmalarım yoğunlaşınca
ayrılmak zorunda kaldık. Çok tatlı bir kadındır. İşini sever; kaprissiz
ve adil bir insandır. Konuşan, fikrini anlatan biridir. Ben de onunla
işi biraz daha sevdim. Ajda Pekkan'a Rumelihisarı Konseri'nde vokal yaptım.
Vokalistliğin benim işim olmadığını orada anladım. Uzun süre Suna Uğur
Bale Stüdyosu, Dans Akademik ve La Dancé'de Latin ve Salon dansları hocalığı
yaptım. Bir çok öğrencim oldu. TV ve çekimler sebebiyle öğrencilerime
verdiğim sözleri tutamamaya başlayınca hocalığı bıraktım.
"Rolün
küçüğünün veya büyüğünün olmadığına inanıyorum.."
Dizilerde,
reklam filmlerinde, TV filmlerinde hep kısa ama akılda kalan, etkili bir
oyunculukla izledik sizi...
Son iki yıl
içinde rol aldıklarım "Dedem Gofret ve Ben","Kumsaldaki İzler", "Zeybek
Ateşi" ve "Şapkadan Babam Çıktı"... Hepsinde de severek oynadım. Rolün
küçüğünün veya büyüğünün olmadığına inanıyorum. Alacağınız zevki oynayacağınız
karakteri ne kadar keşfedebildiğiniz belirler. Ama yine de rolü kabul
etmeden önce iyi düşünmek gerek.
Dormen
Tiyatrosu'na paralel giden İstanbul Devlet Opera ve Balesi günlerinize
dönersek...
Devlet Opera
ve Balesi'ne konservatuvarın ilk yılında "Konsolos" ve "Yusuf ile Züleyha"
da figüranlık yaparak başladım. Amaç mesleği tanımaktı. İlk senenin sonunda
bıraktım. Geri dönüşüm "Kral ve Ben" ile oldu. Sonraki yıllarda "Müzikallerden
Seçmeler"de, Meg Ryan ile Tom Hanks'in oynadığı "You've Got Mail" filminin
müzikal versiyonu "Beni Seviyor"da ve Tony Stevens'ın yönettiği "Tatlı
Charity"de roller aldım. Geçen sezon Altan Günbay ile "Kiss Me Kate" (Öp
Beni Kate) müzikalini çalıştık ama yoğunluk sebebiyle bu sezon oynamıyorum.
"Pop Corn"
çok medyatik bir oyundu... Size kazandırdığı avantaj ne oldu?
Ben Elton'un
Pop Corn'u medyayı eleştiren bir oyundu ve medya tarafından da gayet güzel
eleştirildi. Oyun eleştirdiği medya tavrına maruz kaldı. Tamamen yüzeysel
bir bakış açısıyla ve görselliğiyle konuşuldu. İnsanın eline kolay kolay
her gece üç kişiyi öldüren psikopat bir katili canlandırma şansı geçmez.
Benim kazancım da bu oldu. Hem çalışma, karakteri ete kemiğe büründürme
hem de sahnede oynama aşaması bana çok büyük bir zevk ve güç verdi.
"İlk
gece çok heyecanlıymışım. Video kaydını yeniden izlediğimde inanılmaz
geliyor. Zamanla gelişince insan herşeyi daha iyi görüyor".
"Kral
ve Ben"den bahsedersek... Çok ilgi görmüştü...
İlk müzikal
başrolüm. Beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşti.
Haldun Dormen'in yönettiğini biliyordum. İçim kıpır kıpırdı. Oynayabilmeyi
çok istemiştim. En ufak role bile razıydım. Ama İstanbul Devlet Operası'nın
yapımıydı ve kendi oyuncularını kullanacaklardı. Haldun Dormen'den en
azından provaları izlemek için izin almıştım. Bir sabah beni çağırdı.
Toplantı halindeki opera oyuncularının bulunduğu bir
odada provayı izlemeyi beklerken "Kral ve Ben"in tekstini elime verdi
ve "Kral'ı okur musun?" diye sordu… Oyunun ilk gecesinde çok heyecanlıymışım.
Video kaydını yeniden izlediğimde inanılmaz geliyor. Zamanla gelişince
insan herşeyi daha iyi görüyor. O oyun da zamanla olgunlaştı. Sevgili
Haldun Dormen Broadway versiyonundan daha iyi bir prodüksiyon olduğunu
söylüyor "İkinci Perde" adlı kitabında... Ve "Turkish Musical Cavalcade"i
unutmamalı. Ayşegül Aldinç, Ruhsar Öcal, Erol Evgin'le Londra'da Criterion'da,
geliri İzmit depremzedelerine bağışlanan Türk müzikal derlemesinde sahne
aldık.
Müzikal...
Bu kelime telaffuz edildiğinde gözleriniz pırıl pırıl oluyor. Mesleğinizi
tutkuyla sevdiğinizi duyuyorum. Şarkı söylemeden yaşayabilir misiniz?
Hayır. Asla.
Sahne öyle bir şey ki benim için... AKM Büyük Salon özellikle... Güzel
bir elektriği var. Enerjisi çok yüksek. Çok fazla seyircisi var; büyüleyici...
Siz susunca herşey susuyor...
"Broadway'de
olmak, araştırmalar yapmak çok şey kazandırdı bana fakat ülkemi özledim;
oralarda kalamadım.İnsanlar çok yalnızlar orada."
Müzikal
adına ABD'deki sahne deneyiminiz?
Bir yıl Gene
Frankel'in oyunculuk workshop öğrencisi oldum. Bir çok seçmelere girdim
ve sonunda Magical Musical Foundation For Life şirketinin cast grubuna
bağlı olarak "Adventures of Zack" (Zack'in Maceraları)'te oynadım. Müzikal
tiyatrolarının light barlarında birkaç gece barmenlik de yaptım; Aslan
Kral'ın fuayesinde de, Sultan Restoran'da ve "Nectar" isimli bir vitamin
barında da çalıştım. Broadway'de olmak, araştırmalar yapmak çok şey kazandırdı
bana fakat ülkemi özledim; oralarda kalamadım. İnsanlar çok yalnızlar
orda.
Hayatınızın
nasıl olmasını isterdiniz?
Şu an olduğu
gibi. Daha keşfedilecek çok sınır ötesi var. İstediğim, bildiğim demek.
Bildiğim gibi olsa sıkıcı olurdu zaten. Tabiata ve tabiatın yıkılamaz
dengesine olan inancım bana güç veriyor. Yaptığımız herşeyin bir boomerang
gibi, şekil değiştirerek de olsa yine kendimize geri geleceğine inanıyorum.
Yüzmeye, dalmaya bayılırım. Toprağı severim. Bir de şarkı söylemeyi ve
sevdiğime dokunmayı…
Bu güzel
röportaj için size çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür
ederim.
Röportaj
: Fulya Öztürk
|