|
MEHMET
ASLAN
İlk önce
TRT'deki çocuk programlarında ve Kanal D Çocuk Kulübü'nde dikkatleri üzerine
çekti. Çocuklara televizyonun içindeymiş gibi sesleniyor; masalları birebir
ve yaşayarak anlatıyor; en önemlisi onlara "sen" diyerek bir ağabey gibi
hitap ediyordu. Mimikleri kuvvetli olduğu için miniklerden çok büyükleri
ekran başına kilitliyordu. Sonrasında sayısız reklam filminde yer aldı.
Şimdilerde ise Kanal D'nin popüler dizisi "Yarım Elma"da Yonca'ya olan
gizli aşkını bir türlü itiraf edemeyen Sarp'ı oynuyor. Mehmet Aslan'la
hayata dair bir sohbet ettik...
Çocuk
programlarında geniş bir deneyimi olan Mehmet Aslan'ın çocukluğu nasıldı?
Kars'ın bir
köyünde doğdum. Babam devlet memuru olduğu için ilkokul 3. sınıfa kadar
orada kaldık. İstanbul'a geldiğimizde bir uyum sorunu yaşadım. Yazları
memlekete tatil için gidip döndüğümüzde dilde bozulmalar yaşıyor; kışları
düzeltiyordum.
"Edebiyat
hocam Mete Soyberk'in edebiyatı değil hayatı, pratik kuralları ve bilgileri
anlatması etkileticiydi; buradan kendisine teşekkür ediyorum; onu hiç
unutmadım."
O zamanlarda
dahi diksiyonunuza dikkat etmeniz bugünün bir işareti miydi? Tiyatroya
ilginiz var mıydı?
İlkokulda
çocuk oyunları izlerdik. Liseyi bitirene kadar aklımın ucundan oyuncu
olmak geçmiyodu. Sakin, kendi halinde bir çocuktum. Yalnızca hocamızın
lisedeyken Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde izlemeye götürdüğü bir oyunun
anısı aklımdan hiç çıkmadı... Teknik lisenin elektrik bölümünde okuyordum.
Notlarım iyiydi. Edebiyat hocam Mete Soyberk'in edebiyatı değil hayatı,
pratik kuralları ve bilgileri anlatması etkileticiydi; buradan kendisine
teşekkür ediyorum; onu hiç unutmadım. Ailem mühendis olmamı istiyordu;
bir boşluk vardı sanki. Gazetecilik hoşuma gidiyordu. Aklımda pardesülü,
çantalı işine giden bir "ben" vardı ama tiyatroyu hiç düşünmemiştim. Şiir
bile okumazdım. Okulda bir dans grubumuz vardı; rap yapardık. Haftasonu
bizi izleyen arkadaşlar bizde bir tatmin hissi uyandırdı; sahneye o zamandan
ısınmış olabilirim.
Liseden
sonra?..
Bir gün Bakırköy
Meydan'da yürüyorum. AFEM - Ataköy Folklor Eğitim Merkezi'nin bir afişini
gördüm. Tiyatro bölümüne tanıma amaçlı girdim.
Sınavla almaları ve orada egzersiz yaptıran hocamız beni çok etkiledi.
Farklı yüzeylerde yürüme, kızgın yağ, ağırlık taşıma gibi ilk rol egzersizleri,
yapacağım işin bu olduğuna karar vermemi sağladı. Arkasından gece geç
saatlere kadar provalar, ayrıca gönüllü olarak kız arkadaşları evlerine
bırakmak... Babam mühendis olmamı beklerken "eve gelme" demeye başladı.
Cevabım da sadece "Bakırköy sahiline gider kayalarda uyurum" oluyordu.
"Yüzlerce
kişinin arasından bir okul yalnızca 10 kişi alıyor; onların dışında kalanlar
"yılların oyuncuları beni gördü; almadı" diyerek yeteneksiz olduğuna karar
veriyor ve bunalıma girebiliyor."
Oyunculuğa
bu kadar bağlanmışsınız... Şu anda anne ve babanızın size karşı tutumu
nasıl?
İyi bakıyorlar.
Dirençleri kırılmaya başladı. Kararlılığımla beraber kafalarda da değişiklik
oluşturdum. Bu güzel bir şey... Meslekle ilgili neler yapabileceğimi öğrendim
o kurstan sonra... Konservatuar sınavlarını atlattım. Sonuç olumlu olmadı
belki ama şu anda konservatuar mezunu olmadan başarılı olan insanlar bunun
kanıtı. Sınav sisteminde yanlışlıklar ve yolsuzluklar buluyorum. Hiçbir
şey hakkıyla gitmiyor. Yüzlerce kişinin arasından bir okul yalnızca 10
kişi alıyor; onların dışında kalanlar "yılların oyuncuları beni gördü;
almadı" diyerek yeteneksiz olduğuna karar veriyor ve bunalıma girebiliyor.
21 yaşımda "konservatuar bana göre değil" kararını aldım. Bir arkadaşımın,
hiç çalışmadan, bir önceki yıla hazırladığı parçayla okula girmesi de
bu kararda etkili oldu. Kendini yetiştiren azınlık dışında konservatif
insanlar yetiştirildiğini gözlemliyorum. Müjdat Gezen Sanat Merkezi, Pera
Güzel Sanatlar gibi alternatiflerin oluşması da bu yüzden... Ben de Pera'nın
öğrencisi olup orada eğitimime devam ettim. Ali Poyrazoğlu gibi bir usta,
yanlış hatırlamıyorsam tüm isteklileri çağırmış ve kendi kendilerini elemelerini
beklemişti. Sonuçta, birkaç ay sonra gerçekten konunun üzerine eğilmek
isteyenler kalmıştı.
Tiyatro
hayatınızda neleri değiştirdi?
Riskli bir
yolda çalışma hırsı ve kitap okuma hırsı verdi bana... Yürürken bile düşünmeyi;
Bertolt Brech gibi bir isimden bahsedildiğinde kafa yormayı öğrendim.
Kendime yol açmaya başladım. Tiyatronun ayna tutmak değil bir ışık uyandırmak
görevinin olması; yan okumalar ve yan çalışmalarla doldurulması; hiç söz
olmadan evrensel bir beden dili oluşturulması gerekliliğine karar verdim.
Pandomim yapıyorum ve yaptım. Okulda ders olarak da vardı. Tiyatrodan
çok farklı aslında. Bundan sonra da sokaktaki insanların mimiklerini nasıl
kullandığına dikkat ettim.
"İlkokullarda
teneffüs zili çaldıktan sonra nezarette kalmış; bir yere kapatılmış gibi
"hurra" diye fırlayan çocuklar var. Hani hayat bilgisi dersi vardır ama
bir şey alınmaz öyle geçer ya o ders; keşke dışarıda geçirilse; hayat
gerçekten öğretilse..."
Çocuk
programlarından bahseder misiniz? Çocuklardan çok büyüklerin izlediğini
duyuyorduk...
TRT ve Kanal
D Çocuk Kulübü... Beş yıl kadar çalıştım. Çocuk programları beni çok mutlu
ediyordu. Çocuklar tarafsız, önyargısız, dayatma olmadan izleyen bir izleyici
grubudur. İlkokullarda teneffüs zili çaldıktan sonra nezarette kalmış;
bir yere kapatılmış gibi "hurra" diye fırlayan çocuklar var. Hani hayat
bilgisi dersi vardır ama bir şey alınmaz öyle geçer ya o ders; keşke dışarıda
geçirilse; hayat gerçekten öğretilse... Bu altyapılarla yetiştik ve büyüyünce
bunlara karşı düşünüyoruz. Programlarımda resmiyet yoktu; ekran başındaki
miniklere "sen" diye hitap ederdim. Önemsenmek; herkesin isteyeceğini,
birey olduğunu bilmek iyi hissetiriyordu. Çocuk samimiyeti görüyordu.
Siz
çocuklarla çalıştınız mı?
Cumhuriyet'in
75. yıl kutlamalarında bir ilköğretim okulu ile Cumhuriyet Dönemi'ni anlatan
bir oyun için çalışmam istendi. O dönemin Türkçe'sinin çok ağır olduğunu
müre açtığımda enteresan geldi. O kriterde bir şeyin çocuklarca istekle
oynanmayacağını söyleyerek Gripst Tiyatrosu'nun "İsli Sisli Pis Puslu"
adlı çevreyle ilgili bir oyun hazırladık. Tek isteğim, biri yola izmaritini
atarken "pardon..." deme cesaretini kazanmalarıydı. Işığından müziğine
herşeyi kendileri hazırladı ve Profilo Kültür Merkezi'nde sergilediler.
Provalar hiç asık suratla geçmedi; isteyerek çalıştılar.
"Yarım
Elma"daki Sarp karakteri size nasıl teklif edildi? Dizinin kamera arkası
tahmin edildiği gibi eğlenceli mi?
Bir süre
birçok reklam filminde oyunculuğa devam ettim; birçok dizi teklifi de
aldım fakat şarkıcı dizileri olduğu için kabul etmedim. Bir sinema filmi
için yönetmen Tomris Giritlioğlu'yla görüşmeye gittiğimde bu dizi projesi
de gündeme geldi. Kabul ettim. Sette insanlar ve ortam seviyeli. "Abim,
canım, cicim gibi lafların dönmediği, oyunlar, kitaplar hakkında konuşabildiğim
bir set. Bu dizinin izlenme potansiyelini de çocuklar ellerinde bulunduruyor.
Geçen gün yolda bir çocuğun "siz Mehmet Ağabey'siniz; annemle çocuk programlarınızı
da izlerdik" demesiyle gözlerim doldu.
Sarp karakterini
çözümler misiniz? Mehmet Aslan olarak sizle örtüşen veya örtüşmeyen yanları
nelerdir?
Sarp, Adamakıllı
dergisinin editörü. Maço bir yönü var. Okul okumuş; dışarıdan bakılınca
"ne hoş bir adam" dedirten; hiçbir zaman Yonca'ya açıklamadığı platonik
bir aşk besleyen; içe dönük eksikleri olan biri. Günümüzün modern maçosu
denilebilir. Senaryoya bağlı bir gelişme ile faklı boyutları ortaya çıkabilir;
kıskanma ve yükselme hırsı içinde... Bu rolle kendi içimde gizli kalmış
maço yanların da olduğunu farkettim. Bu aslında her erkekte bir yerlerde
var; arada bir fokurduyor.
"Önemli
olan alışkanlık veya yaşam standardının değişmemesi; düşüşteyken bunalıma
girmemek bence. Madden, manen ayarı yapmak, sıfır noktasına yakın yaşamak..."
Mehmet
Aslan nasıl biridir?
Şu dönem
kendimi yalnız hissediyorum. Proje olduğu zaman farklı bir yapımda da
çalışmayı düşüneceğim. İnsanların yaptığı işle değil işini iyi yaparsa
ön plana çıkacağını düşünenlerdenim. Önemli olan alışkanlık veya yaşam
standardının değişmemesi; düşüşteyken bunalıma girmemek bence. Madden,
manen ayarı yapmak, sıfır noktasına yakın yaşamak... Kafamın içinde o
rahatlığı bilmeliyim. Bazı başarılı isimler, isimlerini imza gibi kullanıyorlar;
farkındalar veya değiller- kötü kullanıyorlar. Saygı ve disiplin 30-40
yaştan sonra elde edilemez ki... Köhne bir yerde çok iyi bir oyun oynamak
da başarıdır bana göre. Sokakta tanınmaktansa sabah dörtlere kadar prova
yapmak, uykusuzluk kendime olan saygımı kazandırıyor. Sabahlara kadar
barlarda ülkeyi kurtarmak değildir oyunculuk... Alkol kullanmam; sigaram
vardır- ona da ilk reklam filmim için gittiğim Kayseri'de 24 yaşımda başladım.
Geceleri vakit geçirmek için içerken iki günlük kamp bana tiryakiliği
kazandırmaya yetti. Mesleki açıdan diğer oyuncuları sinemadan takip ediyorum.
Alkazar sinemasının özgün filmlerini seviyorum. "Kayıp Çocuklar Şehri",
"Şarküteri" gibi David Lynch filmlerini de seviyorum. Film bambaşka olmalı;
yapacağım tiyatro da böyle olmalı. Hayatı basit yaşayıp olağanüstü şeyler
yapmak istiyorum. Oyunculuk olmasa da çalışırım. Risk bu - hayatımı idame
ettirecek bir şey bulmam lazım.
Bir
oyuncu olarak bedeninize dikkat ediyor musunuz?
Beş yıl boyunca
düzenli hareket dersi aldım. Aikidoya başladım. Beden fonksiyonu ciddi
anlamda önemli... Bir oyuncu sadece insanları değil aklınıza gelebilecek
herşeyi yansıtabilir. Karakter dışında da herşeyi aktarabilir. Yiyecek
konusuna gelince... Ayırmam aslında. Sebzeleri seviyorum. Üst üste et
yemeği yememeye gayret ediyorum. Sağlıklı besleniyorum ama çok özel bir
çabam da yok.
"Bir insan, başka bir insanın hayatında birçok şeyi
değiştiriyor; ikisi birlikte ortak bir dil -ilişki dili- oluşturmaya başlıyor
ve bambaşka bir gramer çıkıyor ortaya; bir bakışla bile anlaşılabiliyor."
Aşkı tarif
eder misiniz?
Eylem'i çok
seviyorum. Birlikte kahvaltı yapmayı çok seviyoruz. Ona aldığım bir karta
"gerçek prensesi buluncaya kadar birçok çirkin kurbağayı öpmek zorunda
kalırsın" yazmıştım. Aşk insanın kafasının içindekilerin yerine oturmaya
başlamasıdır. Farklı boyutların ne kadar gerçek olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.
Bir insan, başka bir insanın hayatında birçok şeyi değiştiriyor; ikisi
birlikte ortak bir dil -ilişki dili- oluşturmaya başlıyor ve bambaşka
bir gramer çıkıyor ortaya; bir bakışla bile anlaşılabiliyor. Birliktelik
belli bir zamanla ilgili değil sanırım. Metafiziğini çözemedim. Verdikçe
açılan bir alan oluşuyor. Daha güçlü olunuyor. Her yerde birlikte olmak;
önyargısız dinlemesini öğrenmek... Medyatik ilişkiler çok şişiriliyor.
İnsanların kafaları alternatif ilişkilerle dolu... Bir insanın ağaç altında
oturup onu beklerken uyuşması aşktır belki... Saatlerce bir sevgiliyi
beklemenin de hoşa gitmesidir aşk belki... Kalkanlar iniyor.
Sayın
Mehmet Aslan bu keyifli röportaj için size teşekkür ederim.
Ben teşekkür
ederim.
Mekan:
Cadde-i Kebir
Röportaj : Fulya Öztürk
|