|
Yakınlarda
kaybettiğimiz Fikret Kızılok, hayatı boyunca kendi erdemleri doğrultusunda
taviz vermeden inandığı şeyleri savundu. Toplumu etkilemeye ileri götürmeye
çalıştı. Çoğu zaman farklı - bazen de yanlış- anlaşıldı. Ortaya koyduğu
eserler, her kesim tarafından olmasa da, Türk popunda olduğu gibi yurtdışında
da değerlendirildi, takdir edildi.
Fikret Kızılok'u bizlere en kısa ve öz şekilde 1994 yılında bir televizyon
programındaki tartışma sonrasında Express tarafından yapılan söyleşinin
bölümleri anlatmaktadır. Kalbimizle birlikte düşüncelerimizde de Kızılok'u
bir kez daha değerlendirelim.
...
Siz
bir şarkıcının kesinlikle kendi şarkılarının sözlerini kendisinin yazması,
bestesini kendisinin yapması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?
Bir
şarkıcı birşeyden bahsediyorsa, ne yaptın diye sormak lazım. Nasıl başladın
bu işe hangi yolu kattettin? En son nasıl düşündün?..Adam "yazmıyorum,
bir şiiri alırım bestelerim" diyor. Ama sanat o mu bakmak lazım.
Şarkı dediğin çok mühim birşeydir. Acaba bir şarkıcı kendi düşüncesini
mi söylüyor başkasının düşüncesini mi söylüyor? Ben düşüncelerimi yazmıyorum
sesle ifade ediyorum deyince iş değişiyor. O zaman sizin düşünceleriniz
var demektir. Eğer düşüncelerin var da yazamama hali varsa ona benzer
insanların şiitlerini şunlarını bunlarını alırsınız besteler söylersiniz.
Bunun üçüncü bölümü de "ben yazamıyorum, besteleyemiyorum ama şu
felsefedeyim şu şairi buldum, size de besteletiyorum, sesimin tonuna uyuyor,
şimdi söylüyorum." Bu da bir şekildir yapabilir amam içinde bir burukluk
vardır, kendisi düşünemediği, yazamadığı, besteleyemediği için...Her Mozart'ı,
Beethoven'ı yorumlayışında icracı bir tuhaftır. Çünkü koca bir dev onun
kafasındadır:"Şşşşt yanlış yapıyorsun.Hah şimdi daha güzel yaptın."
Bu sanatçıların içinde bir acıdır. İcracı olmak demek sonunda çıldırmak
demektir. O yüzden üreten insanla tüketen insan arasındaki zincirde bazı
halkalar vardır.
Müzikle
uğraşmanız Türkiye'nin ve dünyanın gidişatına müdahele edebilme anlamı
taşıyor mu?
Tabii.
Ama naif bir tarz da değil. Depresif bir şekilde düşünen, şarkılar yazan
bir adam değilim. Benim şarkılarımın çoğu yasaktır. Şimdi şimdi ancak
ortaya çıkacak. Hepsini tek tek çıkaracağım. Bunlardan misal versem birine
ağlar, birine gülersiniz. Yaşamadığım şeyi yazmıyorum. Bir şey yaşanacakondan
sonra şarkı olacak. Mesela "Hamakta" demiştim. Denizci olduğum
için ve yaşlı olduğum için böyle bir şarkı çıktı:
Gölgesine
serilmiş bir efil rüzgar
Ne düşteyim ne yatakta
Sağını soluna koymuş da unutmuş
Yaşımı geriye doğru saymaktayım
Hamaktayım
Elim uzanmış zamanı okşar
O kendini bende bulur
Soyunur koynumda uyur
Yaşımı geriye doğru saymaktayım
Hamaktayım
Aşklarım tutkularım yasaklarım
Kuytuda başak unutulmuş çocuklarım
Anlatılır gibi değil anladıklarım
Yaşımı geriye doğru saymaktayım
Hamaktayım
Ölü poposuna
pamuk tıkar gibi şarkı olmaz. Yaşayacaksınız, düşüneceksiniz, bunlar öyle
geliyor beyinle geliyor sadece.
"Meşhur olmak hastalıktır" demiştiniz; siz de meşhur oldunuz
bir dönem...
Meşhur
olmanın hiçbir şey ifade etmediğini anladım. 13 tane altın plak yapmışım.
Bakıyorum ne zaman plak yapsam altın plak alıyor. Ya ben bir yerde duruyorum
yahut da bir şey "anladım" , halkla ilişkiye giriyorum. Ne gereği
var. Benim biraz yukarıya çıkmam gerekir. O formuı yakalamışım. İleri
gitmem lazım. Tuttum "Not Defterim"i yaptım. " Bu sefer
söz kullanmayacağım, atonal bir deneme yapacağım" dedim. Nazım Hikmek'i
aldım kafasında ne düşünebilir diye. Şablonunu koydum. Stockhausen ya
da John Cage, İlhan Mimaroğlugibi atonal bir müzikti. Böylece bu sefer
şarkıcılığı değil de müzisyenliği denedim. bu plakla Varşova'da iki tane
ödül aldım. Fakat burada yasaklandı ondan sonra da bıraktımdaha doğrusu
beni bıraktılar. Çünkü plakçılar, "sapıttı heralde, para etmez, uçuyor
bu adam" dediler. Seneler sonra 12 Eylül!den sonra kafam attı, yeniden
başladım. Üç tane albüm çıkardım. Bir tanesini ("Olmuo, Olmuyo")
sistemi hırpalayabilmek için çok acele yaptım, çünkü Özal'a çok kızıyordum.
Kötü elektronik modellerle yapılmştır o albüm, ama seçimlere üç ay kalmıştı,
acelem vardı.
Kendi yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz?
İnsanlar
geçmişiyle, sazla, türkülerle çok uğraşırsa, formel müzik dinlemeye başlıyor.
Nakaratlar, dön baba dön hep aynı şey. Ben de dedim ki: "Bu melodik
tavırla şarkı yapılmaz türkü yapılır." Çünkü bir melodiyi bulacaksınız.
Buna bir de laf bulacaksınız. Benim dünyam bu değil. Ben İstanbulluyum
kent çocuğuyum. Ve evrensel bir yere doğru gidiyorum. Ben niye bu formel
motifleri kullanayım. Beni hiç ilgilendirmiyor, akora basmam bile ben
önce. Kafamla yazdığım şeyi aynen söylerim, o içimde kendi kavramına göre
zaten tınlamaya başlar. Tınlamaya başladığı vakit akorunu da, ritmini
de buluyorum yavaş yavaş. İşte o zaman ben, ben oluyorum. Yani Türkçeyi
düşünebilen, konuşabilen, onun formunu bulabilen ve söyleyebilen bir insan
oluyorum. Türk insanı denilemez ama İstanbul insanı denebilir. Bunu yapmak
mecburiyetindeydim. Daha ileriye evet, ama geriye dönemem.
Fransızca
şarkılarım da var. Fransız gibi düşünmem gerekiyor. Ama felsefem Türk
ve İstanbullu olduğu için onlar gibi vurgulayamam sözleri. Batılı omanın
egoizmi var işin içinde ben o kadar katı değilim. Batılı değilim, olmak
da istemiyorum. Bazı Fransız arkadaşlara Fransızca yazdığım şarkıları
veriyorum denemeleri için. "Yahu çok güzel bu Fransızcanın üstünde"
diyorlar. Halbuki aldanıyorlar. Fransızca olarak doğru, fakat Türk gibi
düşündüğüm için o dili yumuşatıyorum. Onların da hoşuna gidiyor.
Bu dünya
içerisinde nereye yerleştiriyorsunuz kendinizi?
Ne
Batılıyım ne de Doğuluyum. Hem felsefe hem de insan yapısı olarak ben
İstanbulluyum. Türk değilim Anadolulu da değilim. Şu iki yakanın o tarafı
başka bu tarafı başka. Biz ikisini de tanıyoruz. Batılı beni anlayamaz.
Doğulu da anlayamaz. Ben ikisini birden anlarım ama. Pat diye diyalektik
materyalizmi anlayabiliyoruz. Hem de rahat rahat anlıyoruz. Öbür tarafa
döndüğümüzde, oradaki camiden taa taoizme kadar gidebiliriz. Batılı bunu
anlamıyor. Bertrand Russell " Batı Felsefesinin Çöküşü"nde çok
iyi izah etmiş: Batı diye birşey yok. Güzel pırıl pırıl bir elma, ama
açtığınızda kof!...Batı demokrasisi deniyor ama daha onlar kendi demokrasilerini
bilmiyor. Kandırma üzerine kurulmuş bir dünyaları var. Batı bitmiş bir
felsefe tutunacak birşeyi yok. Biz öyle değiliz.
Biz daha yeni başlıyoruz ve iyi başlayabiliriz.
|