|
Bu
filminizle birlikte çok dramatik bir öykü geliştirme amacıyla 'komedi'
ve 'mizah'ı terk ettiğiniz ve kulvar değiştirdiğiniz söylenebilir
mi?
Bu filmde çok sevilen birisinin ölümünden kaynaklanan acıyla bağlantı
kurma ihtiyacını hissettim. Ölüm olayının kurbanı olan insanla çok
yakın olan insanların verdiği tepkileri vermeyi hedefledim. Bu öyküyü
filmleştirmeye gerçekten çok ihtiyacım vardı. Bir filmin beraberinde
getirdiği birtakım duygulara hiç bu kadar yakın olmamıştım. Böyle
bir şey daha önce hiç olmamıştı.
Bağlantı kurmak istediğiniz bu acı kaynağını nereden alıyor?
"Sevgili Günlük"ten sonra bu filmin tretmanını zaten yazmıştım.
Acı nereden mi geliyor? Bu biraz da zamanın geçmesine bağlı bir
olgu… İnsanlar yaşadıkça ölümü daha çok düşünmeye başlıyorlar. Bunun,
benim kanser hastası olmamla bir ilgisi yok. Çünkü o dönemde ölümden
korkmuyordum. Sadece şimdiye kadar bu filmi yapmaya zaman bulamadım.
Bu film, başkalarının ölümüyle ilgili. İnsan sevdiği birisinin ölümüne
nasıl tepki gösterir? Sevilen birisinin ölümünden sanra yaşam nasıldır?
İnsan yaşlandıkça ölüm üzerine daha çok düşünmeye başlıyor. Dolayısıyla
böyle bir konuyu ele alan filmi yönetirken ben de aynı duyguyla
yüzleşmeye çalıştım.
Bu filmin tretmanını "Sevgili Günlük"ten sonra yazdığımı söylemiştim.
Yaşamımın o döneminde, yani 1995 yılı sonlarında bazı gelişmeler
bu projeden uzak kalmama yol açtı. Bir bebek bekliyorduk ve böyle
bir dönemde yazmayı sürdürmenin doğru olmayacağını hissettim. Sylvia'nın
hamileliği sırasında ve doğumdan sonraki birkaç aylık dönemde bir
çocuğun ölümü üzerine film yapamazdım. Bu doğru olmazdı. Bu yüzden
"La Stanza del Figlio - Oğul Odası"nın tretmanını bir köşeye koydum.
Ama bu projeyi ertelerken günün birinde ne olursa olsun bu filmi
mutlaka çekeceğimi biliyordum. "Aprile"ı tamamladıktan sonra iki
kişiyle işbirliği yaparak senaryoyu yazmaya başladım. Bunlar, senaryo
yazarı Heidrun Schleef ve yazar Linda Ferri'ydi.
Bu ikisinin projeye katkısı ne oldu?
Elimdeki 25 sayfalık öyküde bir aile ve psikoanalist karakteri vardı.
Senaryoyu üçümüz birlikte yazdık. Çok yoğun bir çalışma yaparak
normalde bir senaryo yazımı için gerekenden çok daha fazla emek
harcadık. Beni koşarken gösteren açılış sahnesi daha önceki filmlerimden
birisinden geliyor. Dahası da var. Açılış sahnesinin hemen ardından
gelen ve barda cappuccino içerken göründüğüm sahne de, "Sevgili
Günlük"ün final sahnesiyle tıpatıp aynı. Filmin ilk bölümünde önceki
filmlerimi çağrıştıran durum ve karakterler olabilir. Ancak bu film
hiç kuşkusuz ailenin oğlunun ölümüyle oluşan büyük acının filmidir.
İnanıyorum ki, önceki çalışmalarımı tamamlayan, onlarla bütünleşen
ve daha da geliştiren bir film oldu. Bu açıdan baktığımızda onlarla
kıyaslanmasında şaşılacak bir durum yok.
Bir psikoanalisti oynamak için neden bu kadar çok istek duydunuz?
Psikoanaliz konusunda çok kitap okudunuz mu? Evet, bu filmi yapmadan
önce psikoanaliz üzerine kitaplar okudum. Ancak onları okurken tek
amacım film için birtakım ipuçları elde etmek değildi. Senaryoyu
bazı psikoanalistlere okutarak onların da önerilerini aldım. Ayrıca
filmdeki hastaların bazıları da psikiyatri ve psikoanaliz dergilerinde
bulduğumuz klinik vakalardı. Senaryoyu yazarken bunları kendi anlayışımız
doğrultusunda yeniden geliştirdik.
Bu karakteri canlandırmak hiç de kolay olmamıştır…
Eğer bu filmi 15 yıl önce yazmış ve oynamış olsaydım herşeyin daha
farklı olacağına kuşku yok. Ayrıca bu filmde ilişkiye girdiğim karakterlerin
kendi özel yaşamımdaki insanlarla ilgisi yoktu. Bu filmde karım
Paola, oğlum ve kızım var. Üçü de kendi doğruları ve derinlikleri
olan karakterler. Örneğin filmde anneyle oğulun göründüğü ve benim
yer almadığım bir sahne var. Dahası, önceden de söylediğim gibi
ilk kez olarak kendimi filmin atmosferine ve duygusal yapısına bıraktım.
"Sevgili Günlük"ün üçüncü kısmını çektiğim günlerde - kansere yakalandığımı
keşfettim sıralarda - herhangi bir endişe, acı yada panikleme duygusu
hissetmemiştim. Dert ettiğim tek konu o filmdeki yönetimim ve oyunculuğumdu.
"Oğul Odası"nda ise tam tersi oldu ve iletmek istediğim acı duygusuna
absorbe oldum. Bu daha önce hiç yapmadığım birşeydi.
Filmin çekimlerini Roma yerine Ancona'da yapmanızın sebebi neydi?İtalya'nın
çok bilinmeyen bu kentinin daha anonim mi olacağını düşündünüz?
İtalyanların çoğunun bu kenti pek tanımadığı doğrudur. Filmi geliştirme
aşamasındayken ilk düşündüğüm şeylerden birisi de buydu. Uzunca
bir aradan sonra oynamak için kendimi hazır hissettiğim bir karakter
üzerinde kafa yorarken aklıma ilk gelen şeylerden birisi de filmin
çekimlerini Roma dışında bir yerlerde yapmaktı. Bu da, en fazla
iki üç profesyonel psikoanalistin bulunabileceği küçük bir kent
olmalıydı.
Sizce bunun önemi ne?
Şöyle açıklayayım. Bir insan büyük kentin kalabalığı arasında bir
psikoanalist olduğunun tam anlamıyla bilincine varamaz. Ayrıca bu
öyküdeki ailenin küçük kasaba çevresinde yaşamasını istedim. Genova'ya
gitmeyi istemedim. Çünkü orası birçok kentin karışımı gibidir ve
anlaşılması oldukça zor bir yerdir. Dahası büyük bir kenti, Livorno'yu
da devre dışı bıraktım. Çünkü bir başka film yönetmeninin, Paolo
Virzi'nin çalışma alanını işgal etmek istemedim. La Spezia ise görsel
açıdan çok fazla etkileyici ve hoştu. Bu yüzden filmin asıl öyküsünü
gölgeleyebilirdi. İtalya'nın güneyinde Bari ve Taranto vardı ama
bu iki kentin insanlarının, Kuzey-Güney bölünmüşlüğü üzerine toplumsal
bir film yapmamı bekler gibi bir halleri vardı ama benim böyle bir
niyetim yoktu. Mekan ararken Ancona'ya bir ziyaret yaptım ve film
için en uygun kentin orası olduğuna karar verdim.
Katedrali gördüğümüz ilk sahne hemen 'Ossessione'yi çağrıştırıyor.
Bu bir rastlantı mı?
Evet. Visconti'nin 'Ossessione'nin küçük bir bölümünü orada çektiğini
tabii ki biliyorum. Benim filmim de sadece acılar üzerine değil,
aynı zamanda takıntılar üzerine bir çalışma… Giovanni'nin takıntıları
zaman içinde gerilere doğru gidiyor.
Ailenin oğlunun öldüğü ana gelelim. O sahnede onun öldüğünü görenlerin
hiçbirisi 'Öldü' sözcüğünü asla kullanmıyor…
Daha sonraki sahnede sadece bir kez kullanılıyor. Ölen çocuğun kız
arkadaşının telefonla aradığı ve Paola'nın ağlayarak söylediği sahnede…
Kaza meydana geldiğinde çok küçük işaretler var. Bana sanki hırsızın
kurbanı anneymiş gibi geldi.
Ona birisi çarpıyor. Öyle ki, ne olduğunu bile anlayamıyoruz. Bu
sadece Paola'nın farkına varabildiği bir işaret. Sonra Irene'in
arkadaşlarıyla uğraşırken yüzünü buruşturduğu sahne var. Bunun dışında
Giovanni'nin hastasına gidişi sırasında önüne çıkan ve korna çalan
küçük kamyonet var. Tüm bu sahnelerde filmin kurgu başarısından
söz edebiliriz.
Ayrıca filmin sonlarına doğru herşeyin altüst olduğu bir ortamda
Giovanni'nin evde tek başına masada otururken görüntülendiği sahne
var. Aynı sırada Paola'nın ofisinde tek başına kaldığını ve Irene'in
arkadaşlarıyla birlikte bir barda olduğunu görüyoruz. Kurgunun başarısı
sayesinde bu üçünden birisinin başına her an herşeyin gelebileceği
izlenimini ediniyoruz.
O güne geri dönecek olursak, benim canlandırdığım psikoanalistin
Pazar günü bile hastalarıyla ilgilenebilecek kadar mesleğine bağlı
olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ondaki bu humanist yapının daha sonra
meydana gelen kötü olayların dolaylı nedenlerinden birisi olduğu
gözleniyor.
Kilise sahnesinin bu derece gerçekçi biçimde çekilmesinin sebebi
ne?
İtalyan Sineması'nda bir sahnenin betimlenmesinde genelde iki yöntem
vardır. Birincisi grotesk yöntemdir. Ortada bir ceset vardır ve
herkes bu cesedin başındadır. Cep telefonları sürekli çalar, akrabalar
birbirleriyle münakaşa eder, filmin karakteri adeta bir çeşit tarantella
dansı yapar gibidirler. İkinci yöntemde ise herkes hıçkıra hıçkıra
ağlar ve ortama yayılan bu acı duygusunun yönetmen, aktörler ve
figüranlar tarafından yansıtıldığına tanık oluruz.
Ancak ben bu anları gerçekçi biçimde çekmeye çalıştım. Ben dindar
bir insan değilim. Filmin karakterleri olan Giovanni ile Paola da
değil… Oğullarının cesedi bir tabuta konuluyor. Bu herşeyin sonu
demektir. Bu nedenle bir yönetmen olarak ölüm sahnesinin en sert
biçimde verilmesinden kaçınamazdım. Giovanni ile Paola'nın oğlu
ölmüş. Onu artık bir daha hiç bir şekilde göremeyecekler.
Filmde sporun oldukça yaygın olduğunu görüyoruz. Baba jogging yapıyor.
Oğulları tennis oynuyor ve dalgıçlık yapıyor. Kızları da basketbol
oynuyor.
Filmin ilk tretmanında çok daha fazla spor türü vardı. Ancak olay
çok dağılıp parçalanacağı için bu kadarıyla yetindim. Sonuçta Giovanni
için sadece joggingi bıraktım. Her gün başka insanların acılarıyla
bağlantı kuran bir psikoanalistin de biraz olsun sessizlik ve dinginliğe
ihtiyaç duyacağına inanıyorum. Filmin başındaki koşularını oldukça
neşeli biçimde limandaki rıhtım boyunca yapıyorlar ve bu koşularına
Piovani'nin keyifli müziği eşlik ediyor. Daha sonra günbatımında
yaptığı bir başka koşuyu görüyoruz. Ancak bu kez oğlunun okulundaki
kaza nedeniyle daha sıkıntılı. Gece yaptığı üçüncü koşusunda ise
adeta kendisini tüketmek istercesine hızlı koşuyor.
Babanın kuşkuları giderek çoğalıyor ve Andrea'nın odasına gidip
ondan geriye kalan eşyaları karıştırma ihtiyacı duyuyor. Bu
noktada seyirci ilk kez olarak oğul odası üzerinde düşünmeye başlıyor.
Ancak Giovanni'nin bunu yapmadığını görüyoruz…
Evet. Daha sonra Arianna'dan bir mektup alınca anne bu odaya dönüyor.
Odada oğlunun bir takım fotoğrafları var. Ancak biz bu fotoğrafları
filmde göremiyoruz. Arianna eve geldiğinde Giovanni'ye, "Dosdoğru
Andrea'nın odasına gitmek istediğim için özür dilerim" diyor. Arianna'nın
bu sözünden kısa bir süre önce o odaya gitmiş olduğunu fark ediyoruz.
Bu yüzden özür dileme gereğini hissediyor. Artık çoğu insan hatırlamıyor
olsa da, 'stanza' sözcüğünün İtalyan dilinde şiirsel bir anlamı
vardır.
Filmde anıların flashbacklerle verildiği sahneleri nasıl açıklıyorsunuz?
Örneğin fotoğrafta görünen ve aynı zamanda filmin İtalyan afişi
de olan babayla oğulun beraber koştuğu sahne, sadece bir anı biçiminde
sunuluyor. Baba geriye dönüp o Pazar sabahını beyninde canlandırmaya
çabalıyor. Hastasına gitmek yerine oğluyla beraber koşuya çıksaydı
ne olurdu sorusuna cevap arıyor.
Öyle yapsaydı, size göre oğlu ölmeyecek miydi?
Ölmeyecekti.
Öyleyse meydana gelen bu olaydan kendisinin de sorumluluğu olduğunu
düşünüyor…
Filmin ilk bölümünde bir hastasına, 'Olup bitten herşeyden dolayı
hep sorumluluk hissediyorsunuz ama yaşamdaki herşeyi biz belirleyemeyiz'
dediğini duyuyoruz. Özgün senaryoda da bu sözcükler bir psikoanalistin
ağzından çıkıyordu, bu yüzden olduğu gibi aldım. O sahnede psikoanalist
rolünde ben de diyorum ki, 'Herşey büyük ölçüde kader tarafından
belirlenir'. Kader ve şans gibi kavramlar Giovanni'nin kabullenmeyi
başaramadığı kavramlar… Çocuğun marketten koşarak çıktığı sahneyi
Kieslowski'yi düşünerek yaptım.
Senaryoyu yazarken, daha doğrusu senaryodan da önce tretmanı yazdığınız
sıralarda bu öykünün sonunu nasıl bağlayacağınız konusunda kuşkularınız
var mıydı? Öyküyü bu şekilde deniz kenarında bitirme gibi bir yöntem
bulmak zor oldu mu?
Evet. Tretmanı yazarken sonu bu şekilde değildi. Bunu Linda ve Heidrun
ile birlikte bulduk ve hiç de kolay olmadı. Önceleri bu genç kız
ve ailenin ondan aldığı mektup düşüncesi vardı. Sonra iki şeyi anlatmamızı
sağlayacak birşeyler bulmak istedik. Aradığımız o iki şeyden birincisi,
Giovanni ile Paola arasındaki sorunları çözmeye yeterli olmayan,
ama onların ayrılığını bir ölçüde durdurabilecek bir şey olmalıydı.
İkincisine gelince… Ailenin oğlunun ölümüyle birlikte çıkılan bu
yolculuğun sonunda aile bireylerinin yeniden birleşip birbirlerine
bağlandığını görüyoruz. Bunu acı duygusunun gücüyle yapıyorlar.
O ana kadar hepsi farklı yöntemler kullanarak ölümün getirdiği bu
acı duygusuyla baş etmeye çalışıyor. Ancak o atmosferde acı duygusunun
getirdiği bağlılık olgusu kırılmaya ve kendi kendisini yeni bir
biçimde inşa etmeye başlıyor. Hatta deniz kıyısındaki o final sahnesinde
bile, aile bireylerinin birbirine bağlılığının çok güçlü olmasına
rağmen herkesin kendi yoluna gittiğini görüyoruz. Çünkü artık hiçbir
şeyle baş edemeyecek durumdalar. Asla üstesinden gelemeyecekleri
bir sorun var karşılarında… Yaşamları da asla eskisi gibi olmayacak.
Çünkü birşeyler engellenemeyecek biçimde kendi kendine çözülmeye
başlamış artık…
|