Warning: main(/home/sites/home/web/php/FULogin.php) [function.main]: failed to open stream: No such file or directory in /home/toladmin/public_html/templates/roportajlar/prepend.php on line 17

Warning: main() [function.include]: Failed opening '/home/sites/home/web/php/FULogin.php' for inclusion (include_path='.:/usr/share/pear') in /home/toladmin/public_html/templates/roportajlar/prepend.php on line 17
TurkiyeOnLine.com - Röportajlar
 
KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

TurkiyeOnline - Röportaj

Müzik, Eğlence, Moda Dünyası
Ünlüler ile moda, müzik, yaşam üzerine...

Sinema
Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular ile filmleri üzerine...

Edebiyat
Yazarlar ve şairler ile satıraralarında gezinti..

 
 Röportaj
Nanni Moretti

2001 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan "La Stanza Del Figlio - Oğul Odası"nın yönetmeni Nanni Moretti, filmiyle ilgli soruları yanıtlıyor...

Bu filminizle birlikte çok dramatik bir öykü geliştirme amacıyla 'komedi' ve 'mizah'ı terk ettiğiniz ve kulvar değiştirdiğiniz söylenebilir mi?
Bu filmde çok sevilen birisinin ölümünden kaynaklanan acıyla bağlantı kurma ihtiyacını hissettim. Ölüm olayının kurbanı olan insanla çok yakın olan insanların verdiği tepkileri vermeyi hedefledim. Bu öyküyü filmleştirmeye gerçekten çok ihtiyacım vardı. Bir filmin beraberinde getirdiği birtakım duygulara hiç bu kadar yakın olmamıştım. Böyle bir şey daha önce hiç olmamıştı.

Bağlantı kurmak istediğiniz bu acı kaynağını nereden alıyor?

"Sevgili Günlük"ten sonra bu filmin tretmanını zaten yazmıştım. Acı nereden mi geliyor? Bu biraz da zamanın geçmesine bağlı bir olgu… İnsanlar yaşadıkça ölümü daha çok düşünmeye başlıyorlar. Bunun, benim kanser hastası olmamla bir ilgisi yok. Çünkü o dönemde ölümden korkmuyordum. Sadece şimdiye kadar bu filmi yapmaya zaman bulamadım. Bu film, başkalarının ölümüyle ilgili. İnsan sevdiği birisinin ölümüne nasıl tepki gösterir? Sevilen birisinin ölümünden sanra yaşam nasıldır? İnsan yaşlandıkça ölüm üzerine daha çok düşünmeye başlıyor. Dolayısıyla böyle bir konuyu ele alan filmi yönetirken ben de aynı duyguyla yüzleşmeye çalıştım.
Bu filmin tretmanını "Sevgili Günlük"ten sonra yazdığımı söylemiştim. Yaşamımın o döneminde, yani 1995 yılı sonlarında bazı gelişmeler bu projeden uzak kalmama yol açtı. Bir bebek bekliyorduk ve böyle bir dönemde yazmayı sürdürmenin doğru olmayacağını hissettim. Sylvia'nın hamileliği sırasında ve doğumdan sonraki birkaç aylık dönemde bir çocuğun ölümü üzerine film yapamazdım. Bu doğru olmazdı. Bu yüzden "La Stanza del Figlio - Oğul Odası"nın tretmanını bir köşeye koydum. Ama bu projeyi ertelerken günün birinde ne olursa olsun bu filmi mutlaka çekeceğimi biliyordum. "Aprile"ı tamamladıktan sonra iki kişiyle işbirliği yaparak senaryoyu yazmaya başladım. Bunlar, senaryo yazarı Heidrun Schleef ve yazar Linda Ferri'ydi.

Bu ikisinin projeye katkısı ne oldu?
Elimdeki 25 sayfalık öyküde bir aile ve psikoanalist karakteri vardı. Senaryoyu üçümüz birlikte yazdık. Çok yoğun bir çalışma yaparak normalde bir senaryo yazımı için gerekenden çok daha fazla emek harcadık. Beni koşarken gösteren açılış sahnesi daha önceki filmlerimden birisinden geliyor. Dahası da var. Açılış sahnesinin hemen ardından gelen ve barda cappuccino içerken göründüğüm sahne de, "Sevgili Günlük"ün final sahnesiyle tıpatıp aynı. Filmin ilk bölümünde önceki filmlerimi çağrıştıran durum ve karakterler olabilir. Ancak bu film hiç kuşkusuz ailenin oğlunun ölümüyle oluşan büyük acının filmidir. İnanıyorum ki, önceki çalışmalarımı tamamlayan, onlarla bütünleşen ve daha da geliştiren bir film oldu. Bu açıdan baktığımızda onlarla kıyaslanmasında şaşılacak bir durum yok.

Bir psikoanalisti oynamak için neden bu kadar çok istek duydunuz?
Psikoanaliz konusunda çok kitap okudunuz mu? Evet, bu filmi yapmadan önce psikoanaliz üzerine kitaplar okudum. Ancak onları okurken tek amacım film için birtakım ipuçları elde etmek değildi. Senaryoyu bazı psikoanalistlere okutarak onların da önerilerini aldım. Ayrıca filmdeki hastaların bazıları da psikiyatri ve psikoanaliz dergilerinde bulduğumuz klinik vakalardı. Senaryoyu yazarken bunları kendi anlayışımız doğrultusunda yeniden geliştirdik.

Bu karakteri canlandırmak hiç de kolay olmamıştır…
Eğer bu filmi 15 yıl önce yazmış ve oynamış olsaydım herşeyin daha farklı olacağına kuşku yok. Ayrıca bu filmde ilişkiye girdiğim karakterlerin kendi özel yaşamımdaki insanlarla ilgisi yoktu. Bu filmde karım Paola, oğlum ve kızım var. Üçü de kendi doğruları ve derinlikleri olan karakterler. Örneğin filmde anneyle oğulun göründüğü ve benim yer almadığım bir sahne var. Dahası, önceden de söylediğim gibi ilk kez olarak kendimi filmin atmosferine ve duygusal yapısına bıraktım. "Sevgili Günlük"ün üçüncü kısmını çektiğim günlerde - kansere yakalandığımı keşfettim sıralarda - herhangi bir endişe, acı yada panikleme duygusu hissetmemiştim. Dert ettiğim tek konu o filmdeki yönetimim ve oyunculuğumdu. "Oğul Odası"nda ise tam tersi oldu ve iletmek istediğim acı duygusuna absorbe oldum. Bu daha önce hiç yapmadığım birşeydi.

Filmin çekimlerini Roma yerine Ancona'da yapmanızın sebebi neydi?İtalya'nın çok bilinmeyen bu kentinin daha anonim mi olacağını düşündünüz?
İtalyanların çoğunun bu kenti pek tanımadığı doğrudur. Filmi geliştirme aşamasındayken ilk düşündüğüm şeylerden birisi de buydu. Uzunca bir aradan sonra oynamak için kendimi hazır hissettiğim bir karakter üzerinde kafa yorarken aklıma ilk gelen şeylerden birisi de filmin çekimlerini Roma dışında bir yerlerde yapmaktı. Bu da, en fazla iki üç profesyonel psikoanalistin bulunabileceği küçük bir kent olmalıydı.

Sizce bunun önemi ne?
Şöyle açıklayayım. Bir insan büyük kentin kalabalığı arasında bir psikoanalist olduğunun tam anlamıyla bilincine varamaz. Ayrıca bu öyküdeki ailenin küçük kasaba çevresinde yaşamasını istedim. Genova'ya gitmeyi istemedim. Çünkü orası birçok kentin karışımı gibidir ve anlaşılması oldukça zor bir yerdir. Dahası büyük bir kenti, Livorno'yu da devre dışı bıraktım. Çünkü bir başka film yönetmeninin, Paolo Virzi'nin çalışma alanını işgal etmek istemedim. La Spezia ise görsel açıdan çok fazla etkileyici ve hoştu. Bu yüzden filmin asıl öyküsünü gölgeleyebilirdi. İtalya'nın güneyinde Bari ve Taranto vardı ama bu iki kentin insanlarının, Kuzey-Güney bölünmüşlüğü üzerine toplumsal bir film yapmamı bekler gibi bir halleri vardı ama benim böyle bir niyetim yoktu. Mekan ararken Ancona'ya bir ziyaret yaptım ve film için en uygun kentin orası olduğuna karar verdim.

Katedrali gördüğümüz ilk sahne hemen 'Ossessione'yi çağrıştırıyor. Bu bir rastlantı mı?
Evet. Visconti'nin 'Ossessione'nin küçük bir bölümünü orada çektiğini tabii ki biliyorum. Benim filmim de sadece acılar üzerine değil, aynı zamanda takıntılar üzerine bir çalışma… Giovanni'nin takıntıları zaman içinde gerilere doğru gidiyor.

Ailenin oğlunun öldüğü ana gelelim. O sahnede onun öldüğünü görenlerin hiçbirisi 'Öldü' sözcüğünü asla kullanmıyor…
Daha sonraki sahnede sadece bir kez kullanılıyor. Ölen çocuğun kız arkadaşının telefonla aradığı ve Paola'nın ağlayarak söylediği sahnede…

Kaza meydana geldiğinde çok küçük işaretler var. Bana sanki hırsızın kurbanı anneymiş gibi geldi.
Ona birisi çarpıyor. Öyle ki, ne olduğunu bile anlayamıyoruz. Bu sadece Paola'nın farkına varabildiği bir işaret. Sonra Irene'in arkadaşlarıyla uğraşırken yüzünü buruşturduğu sahne var. Bunun dışında Giovanni'nin hastasına gidişi sırasında önüne çıkan ve korna çalan küçük kamyonet var. Tüm bu sahnelerde filmin kurgu başarısından söz edebiliriz.
Ayrıca filmin sonlarına doğru herşeyin altüst olduğu bir ortamda Giovanni'nin evde tek başına masada otururken görüntülendiği sahne var. Aynı sırada Paola'nın ofisinde tek başına kaldığını ve Irene'in arkadaşlarıyla birlikte bir barda olduğunu görüyoruz. Kurgunun başarısı sayesinde bu üçünden birisinin başına her an herşeyin gelebileceği izlenimini ediniyoruz.
O güne geri dönecek olursak, benim canlandırdığım psikoanalistin Pazar günü bile hastalarıyla ilgilenebilecek kadar mesleğine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ondaki bu humanist yapının daha sonra meydana gelen kötü olayların dolaylı nedenlerinden birisi olduğu gözleniyor.

Kilise sahnesinin bu derece gerçekçi biçimde çekilmesinin sebebi ne?
İtalyan Sineması'nda bir sahnenin betimlenmesinde genelde iki yöntem vardır. Birincisi grotesk yöntemdir. Ortada bir ceset vardır ve herkes bu cesedin başındadır. Cep telefonları sürekli çalar, akrabalar birbirleriyle münakaşa eder, filmin karakteri adeta bir çeşit tarantella dansı yapar gibidirler. İkinci yöntemde ise herkes hıçkıra hıçkıra ağlar ve ortama yayılan bu acı duygusunun yönetmen, aktörler ve figüranlar tarafından yansıtıldığına tanık oluruz.
Ancak ben bu anları gerçekçi biçimde çekmeye çalıştım. Ben dindar bir insan değilim. Filmin karakterleri olan Giovanni ile Paola da değil… Oğullarının cesedi bir tabuta konuluyor. Bu herşeyin sonu demektir. Bu nedenle bir yönetmen olarak ölüm sahnesinin en sert biçimde verilmesinden kaçınamazdım. Giovanni ile Paola'nın oğlu ölmüş. Onu artık bir daha hiç bir şekilde göremeyecekler.

Filmde sporun oldukça yaygın olduğunu görüyoruz. Baba jogging yapıyor. Oğulları tennis oynuyor ve dalgıçlık yapıyor. Kızları da basketbol oynuyor.

Filmin ilk tretmanında çok daha fazla spor türü vardı. Ancak olay çok dağılıp parçalanacağı için bu kadarıyla yetindim. Sonuçta Giovanni için sadece joggingi bıraktım. Her gün başka insanların acılarıyla bağlantı kuran bir psikoanalistin de biraz olsun sessizlik ve dinginliğe ihtiyaç duyacağına inanıyorum. Filmin başındaki koşularını oldukça neşeli biçimde limandaki rıhtım boyunca yapıyorlar ve bu koşularına Piovani'nin keyifli müziği eşlik ediyor. Daha sonra günbatımında yaptığı bir başka koşuyu görüyoruz. Ancak bu kez oğlunun okulundaki kaza nedeniyle daha sıkıntılı. Gece yaptığı üçüncü koşusunda ise adeta kendisini tüketmek istercesine hızlı koşuyor.

Babanın kuşkuları giderek çoğalıyor ve Andrea'nın odasına gidip ondan geriye kalan eşyaları karıştırma ihtiyacı duyuyor. Bu noktada seyirci ilk kez olarak oğul odası üzerinde düşünmeye başlıyor. Ancak Giovanni'nin bunu yapmadığını görüyoruz…
Evet. Daha sonra Arianna'dan bir mektup alınca anne bu odaya dönüyor. Odada oğlunun bir takım fotoğrafları var. Ancak biz bu fotoğrafları filmde göremiyoruz. Arianna eve geldiğinde Giovanni'ye, "Dosdoğru Andrea'nın odasına gitmek istediğim için özür dilerim" diyor. Arianna'nın bu sözünden kısa bir süre önce o odaya gitmiş olduğunu fark ediyoruz. Bu yüzden özür dileme gereğini hissediyor. Artık çoğu insan hatırlamıyor olsa da, 'stanza' sözcüğünün İtalyan dilinde şiirsel bir anlamı vardır.

Filmde anıların flashbacklerle verildiği sahneleri nasıl açıklıyorsunuz?

Örneğin fotoğrafta görünen ve aynı zamanda filmin İtalyan afişi de olan babayla oğulun beraber koştuğu sahne, sadece bir anı biçiminde sunuluyor. Baba geriye dönüp o Pazar sabahını beyninde canlandırmaya çabalıyor. Hastasına gitmek yerine oğluyla beraber koşuya çıksaydı ne olurdu sorusuna cevap arıyor.

Öyle yapsaydı, size göre oğlu ölmeyecek miydi?

Ölmeyecekti.

Öyleyse meydana gelen bu olaydan kendisinin de sorumluluğu olduğunu düşünüyor…
Filmin ilk bölümünde bir hastasına, 'Olup bitten herşeyden dolayı hep sorumluluk hissediyorsunuz ama yaşamdaki herşeyi biz belirleyemeyiz' dediğini duyuyoruz. Özgün senaryoda da bu sözcükler bir psikoanalistin ağzından çıkıyordu, bu yüzden olduğu gibi aldım. O sahnede psikoanalist rolünde ben de diyorum ki, 'Herşey büyük ölçüde kader tarafından belirlenir'. Kader ve şans gibi kavramlar Giovanni'nin kabullenmeyi başaramadığı kavramlar… Çocuğun marketten koşarak çıktığı sahneyi Kieslowski'yi düşünerek yaptım.

Senaryoyu yazarken, daha doğrusu senaryodan da önce tretmanı yazdığınız sıralarda bu öykünün sonunu nasıl bağlayacağınız konusunda kuşkularınız var mıydı? Öyküyü bu şekilde deniz kenarında bitirme gibi bir yöntem bulmak zor oldu mu?

Evet. Tretmanı yazarken sonu bu şekilde değildi. Bunu Linda ve Heidrun ile birlikte bulduk ve hiç de kolay olmadı. Önceleri bu genç kız ve ailenin ondan aldığı mektup düşüncesi vardı. Sonra iki şeyi anlatmamızı sağlayacak birşeyler bulmak istedik. Aradığımız o iki şeyden birincisi, Giovanni ile Paola arasındaki sorunları çözmeye yeterli olmayan, ama onların ayrılığını bir ölçüde durdurabilecek bir şey olmalıydı. İkincisine gelince… Ailenin oğlunun ölümüyle birlikte çıkılan bu yolculuğun sonunda aile bireylerinin yeniden birleşip birbirlerine bağlandığını görüyoruz. Bunu acı duygusunun gücüyle yapıyorlar. O ana kadar hepsi farklı yöntemler kullanarak ölümün getirdiği bu acı duygusuyla baş etmeye çalışıyor. Ancak o atmosferde acı duygusunun getirdiği bağlılık olgusu kırılmaya ve kendi kendisini yeni bir biçimde inşa etmeye başlıyor. Hatta deniz kıyısındaki o final sahnesinde bile, aile bireylerinin birbirine bağlılığının çok güçlü olmasına rağmen herkesin kendi yoluna gittiğini görüyoruz. Çünkü artık hiçbir şeyle baş edemeyecek durumdalar. Asla üstesinden gelemeyecekleri bir sorun var karşılarında… Yaşamları da asla eskisi gibi olmayacak. Çünkü birşeyler engellenemeyecek biçimde kendi kendine çözülmeye başlamış artık…

 
 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
  Copyright © 2000-2002 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.