|
Vatel
Roland
Joffe (Yönetmen)
Bu
projeye katılımınız nasıl oldu?
Vatel'in
Jeanne Lebrune tarafından yazılmış olan senaryosu zaten pek çok
ödül kazanmıştı. Yapımcı Alain Goldman okumam için bana senaryonun
Fransızca bir kopyasını verdi. Bu olağanüstü sıradışı, büyüleyici
ve sihirli hikayeden çok etkilendim. Alain ile bu projeyi filme
dönüştürmek istedik ama tabi bütçe unsurundan ötürü Fransızca yapamazdık.
Harika bir hikayeydi ve uluslararası olması gerekiyordu. Bu yüzden
filmi İngilizce yapmaya ama mümkün olduğunca da bir çok bölümünü
Fransa'da çekmeye karar verdik. Çeviriyi kotarabileceğine inandığımız
için Tom Stoppard'dan bizimle çalışmasını istedik. Proje böylece
doğdu.
Karakterle
ilgilenmeye başlamadan önce tarihin o dönemini biliyor muydunuz?
Çoğu
Avrupalının XIV. Louis'nin kim olduğu hakkında en azından şöyle
böyle bir fikri vardır. Öte yandan bazı Fransızların adını duyduğunu
tahmin etsem de, Vatel'in kim olduğunu bilen bir Avrupalı var mıdır
diye merak ediyorum. Unutmayın ki XIV. Louis hakkındaki fikrimiz
ve hatta bazen onun hakkındaki tarihi olgular, aslında bir tür söylentidir.
XIV. Louis'nin kendinin kim olduğu hakkındaki fikirleri bile söylenti
ile Fantezi karışımıydı. Ama ben daha çok okumak istememe yetecek
kadar biliyordum. Bu kral hakkındaki en büyüleyici şey onunla ilgili
görüşümüzün hayatının son dönemine dayanıyor olmasındandır; ancak
biz burada Louis'nin gençliği hakkında bir film yaptık. Genç Louis
oldukça ilginç bir kişilik. Filmde, yaklaşık otuz yaşlarında...
Pek çok devrimden geçmiş tutarsız kurallara tâbi bir tahta oturuyor.
Yalnız ve oldukça çekingen bir çocuk olan Louis, bir gün Fransa'yı
baskı ve güç şemsiyesi altında birleştirmeye ve ülkeyi daha emin
bir yer hâline getirmeye karar verir. Kimin için daha güvenli?..
Elbette kendi için. Kendinden önce ve sonraki pek çok kral gibi
Fransa ile kendi arasında bir fark görmüyordu: Fransa'yı daha güvenli
hâle getirmek demek, onu Fransızlar için de daha güvenli hâle getirmek
demekti. Bence bu inanılmaz manipüle edici şahıs, bu harika sosyolog
ki bu açıdan bakıldığında hiç kuşkusuz bir dahidir; bugün Fransa'da
hâlâ var olan bir model yaratmıştır. Fransa cumhuriyetçi bir monarşidir
ve bence Fransız halkı bu zeki, kurnaz, olağanüstü ve radikal kişiliğe
çok şey borçludur.
Vatel
hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kendimi
ona çok yakın hissettim. Bir yapımcıyla bir aşçı arasında pek fark
yoktur. Browning, bir şiirde şöyle der: "Her erkeğin aradığı
şey ulaşamayacağı yerde olmalıdır yoksa cennetin ne anlamı olurdu
ki?" Gerçek şu ki hepimizde bir mükemmellik anlayışı vardır.
Her şeyi iyi yapmak isteriz ve hepimiz ideal yaşamın nasıl olduğunu
biliriz. Konu başarısız olduğumuzda ne yapmamız gerektiğini bilmektir.
Vatel'in nasıl tepki vermemiz gerektiği hakkında kendi fikirleri
vardı ve film bunları bir dereceye kadar ortaya koyuyor. Film sadece
üç günü ve bu üç gün içerisinde müthiş bir baskı altında olup bitenleri
işliyor.
Vatel
dışında filmdeki karakterler pek 'hoş' insanlar değiller.
İnsanların
'hoş' olduğunu düşünmüyorum, ama bu bazılarını sevmeme engel değil!
Bizler olağanüstü yaratıklarız. Başımızı kuma gömmüyoruz ve mükemmel
derecede samimiyiz. Ağacın en tepesindeki primatlarız; vicdanımızın
sesine hâlâ kulak veren primatlarız. Bu ses hayatın ne iyi ne kötü,
sadece öyle olduğunu keşfetmiş olmamızın bir sonucu. Ne yazık ki
ya da neyse ki, sürekli olarak tanıdık yaşam diyagramlarını sezmeye
çalışıyoruz. İnsanoğlu gerçeğin yalnızca sonsuz küçük bir parçasını
onaylayabilir. Bu şok gerçekleştiğinde olur. Ben bunun aksine inanmak
istiyorum ve hiçbirimizin 'hoş' olmadığını söylüyorum, ama her insan
bazen anlık büyüklük potansiyeline sahiptir ve belki de olağanüstü
olan budur. Benim için önemli olan bazı gerçek güzellik anlarıdır
ve gerçek asalet kaosun ötesine geçer.
Vatel
üç gün boyunca muazzam şenlikler gerçekleştirirken, adeta herkes
onu ve birbirlerini kışkırtmaya, başkalarının projelerini engellemeye
çalışıyor. Aslında korkunç bir mücadele.
Evet,
bu doğru. Ama böyle baktığınızda son derece insanca değil mi? Vatel
her şeyiyle erkek, ama tuhaf bir şekilde de her şeyiyle kadın. Daha
büyük şeyler amaçlıyor, ama bunun yemek yapan birinin aklından geçenlerden
ne farkı var? Film dersler vermiyor, ama günlük yaşamın niteliğinden
bahsediyor. Tanıdığım herkes, öyle veya böyle, şu veya bu zamanda
Vatel'in gibi bir deneyim yaşamıştır.
"Vatel"
sizin "The Mission" ve "The Scarlet Letter"dan
sonraki üçüncü kostümlü dramanız. Bu, sevdiğiniz bir tür mü; kendinizi
en çok hangisine yakın hissediyorsunuz?
Kostümlü
dramalar yapmaktan hoşlanmıyorum. Kostüm pek çok şeyi komplike hâle
getiriyor. Herkes kıyafet değiştirmek zorunda kalıyor; kimse bu
tür giysiler giymiyor ve hiçbir yerde bulunmuyorlar. Tereddüte düştüğünüzde
değiştirme şansınız yok; ortaya çıkan bluzun korkunç olduğunu bir
düşünsenize. Çok kısıtlayıcı. Ama aynı zamanda, hayal gücünüzü çalıştırıyor
ve bu hoşuma gidiyor. Aslında, geçmişi olduğu şekliyle tekrar canlandıramazsınız.
Bir açıdan, kostümlü dramalar günümüzün farklı bir temsili, ama
biraz farklı bir bakışla. En iyi tarihçi bile XIV. Louis'nin zamanında
yaşamanın nasıl bir şey olduğunu söyleyemez. Bu mümkün değil. Tarihçinin
gösterebileceği şey tarihin sürekli bir evrim içinde olduğudur ve
bunun bir önemi yok. Tarihi tek bir bakış açısından anlayabiliyoruz
ve o da kendimizinki; ve içinde bulunduğumuz koşulu kendimize daha
geniş bir pencereden bakarak algılayabiliyoruz.
Tarihi
bir film yaptığınızda, yaratıcılık açısından biraz kısıtlanmıyor
musunuz? Tarihi yapımlarda kullanabileceğiniz özgürlük "koşullu":
İnsanlar XIV. Louis'nin kim olduğunu biliyor...
Sanırım
sorunuz tarihi filmlerin daha derin bir anlamı olduğunun altını
çiziyor. Ben bunun kesinlikle bir cesaret meselesi olduğuna inanıyorum.
Bazıları bir kaç kuralı çiğnemek istemeyi kendini beğenmişlik olarak
görebilir. Geçmişi düşünmek insanın kendi hayatını düşünmesi gibi;
sürekli fikir değiştiriyorsunuz. Bir yıl önceki hayatınızı bir düşünün:
5 dakika sonra başka bir şekilde göreceksiniz, 10 dakika sonra başka;
o anda ne yaptığınıza bağlı. Bence tarihe de böyle bakmalıyız. Tarih
ölmüş değil, bugünle birlikte değişiyor. Bunun sonucu olarak, tarihçiler
öyle olmadığından yakınıyorlar. Gerçek sorular şunlar: Bize bir
şey öğretiyor mu? İlgileniyor muyuz? Bizi motive ediyor mu? Bu şekliyle
bence bir tuzak değil.
Film
tarihi bir zemine oturuyor, bana öyle geliyor ki kimsenin ayrıntılar
için endişelenmesine gerek yok. Zamanınızı her şeyin tarihe uygun
olduğundan emin olmak için mi kullanıyorsunuz?
Tarihi
filmler sizi çıldırtabilecek bir uğraştır... Ayrıntılar konusundaki
endişeleriniz sizi kesinlikle delirtebilir. Kendime sürekli olarak
sorular soruyorum ve her şeyden önemlisi perde için neyi iyi yaptığım?
Dengeyi sağlayabilmek ve görüntüyü olabildiğince zenginleştirmek
amacıyla aradığım duygusal ve algısal iletişimi yakalamak için bir
şeylerin yerlerini değiştiriyorum.
Sanatçı
olarak tarif ettiğiniz Roland Joffé bu mu?
"Roland
Joffé / sanatçı" çok can sıkıcı bir olgu gibi geliyor. Benim
tercihim Roland Joffé / saplantılı, kafayı filmlere takmış biraz
sersem bir şapşal. Biraz Vatel gibi aslında. Aynı anda hem dokunaklı,
hem de komik; mesela, beni bekleyen 300 kişi var ve ben burada çiçekleri
düzenliyorum. Bu iyi midir bilmiyorum, ama Vatel'le aramızda bir
köprü kurduğuna inanıyorum. Kral oturduğunda, Vatel 300 havai fişeği
ve çalışmakta olan 400 adamı arasında 16 numaralı masada bir peçetenin
yanlış yönde konulduğunu fark ediyor. Bunda kendime yakın bulduğum
bir şey var. Vatel'in bu yönlerini komik olduğu kadar şık da buluyorum.
Ayrıntılara olan saplantımın komik olduğunun gayet farkındayım.
O halde başkaları bana bunda bir şıklık var mı, yok mu onu söylesin.
Bilmiyorum.
Setteki
bazı insanlar sizin her şeyi bir yana bırakarak bir tek şeye konsantre
olma yeteneğinizden bahsediyor. Çevrenizde olup biten karmaşaya
karşın, siz video ekranından başka bir şey görmüyorsunuz. Siz bu
musunuz?
Bence
bu tek bir noktaya konsantre olma yeteneği güzel bir tasvir. Özel
bir yetenek değil, sanırım çocukluğumdan gelme bir şey. Yatılı okulda
okuyordum ve tek çocuk olmama rağmen kuzenlerimle birlikte büyüdüm.
Tek çocuklar büyük çoğunlukla hayal dünyasında yaşarlar. Bu hem
bir şans, hem de bir bahtsızlık. Koca bir kalabalığın içinde tek
başına büyüyen bir çocuktum. Fantezilerimi yaşamak istiyor idiysem,
konsantre olmam gerekiyordu. Olay bundan ibaret ve bu şimdi kesinlikle
bir avantaj. Çünkü insanın sette hem bir yaratıcı, hem de bir izleyici
olması gerekiyor. Bu 'yetenek' buradan geliyor. En kötüsü de, ekrana
bu konsantrasyon içinde bakarken, çayıma bir şeker mi iki şeker
mi koyduğumu kendime sormam ve ardından bunu hatırlayamadığımı fark
edip kendi kendime buna dikkat etmem gerektiğini söylemem, ama aynı
anda eğer bir tane koymuşsam ikinci çayıma iki tane koyabileceğimi
düşünmem...
Bir
başka zorluk da etrafınızda hem Fransızca konuşan bir ekibin, hem
de İngilizce konuşan bir ekibin olmasıydı. Fransızcanız mükemmel
de olsa, kendiniz için işleri kolaylaştırmış değilsiniz.
Kolaylıkları
hiçbir zaman çok sevmedim. Bu küçük egzantrikliğin nereden geldiğini
bilmiyorum, ama hayatın her şeyden önce ilginç olması gerektiğini
düşünüyorum. En hoşlandığım şey büyümeye çalışmak. Sınırlarımı biliyorum,
özellikle akıllı değilim, özellikle cüretkar değilim ve belki de
bu yüzden, kendimi dürtmem gerekiyor. Lisan beni büyülüyor; iletişim
kurma uğraşımız, ne hissettiğimiz ve bunu ifade etmenin ne denli
zor olduğu. İnsanlar bu konuda muhteşem kitaplar yazmışlar. Öte
yandan, iletişimin mümkün olduğu ve zor da olsa mesajınızın anlaşılabileceği
gerçeği beni büyülüyor. Bu nedenle, kendi dilim olmayan bir dilde
çalışma fikri hoşuma gidiyor. Bunun getirdiği mücadeleyi, düşünmem
gereken şekli ve en basitinden, değişik kültürden insanların bir
arada çalışmasını çok seviyorum çünkü kültürümüz bizi diğer insanlardan
çok farklı kılıyor. Pek çok insanın kendine aynı soruları sorup
kültürleri gereği farklı yanıtlar vermesi hoşuma gidiyor. Bence,
insanlara aklınızda bu sorularla yaklaşarak çalışmanız işleri çok
daha kolaylaştırıyor çünkü hepimiz aynı sorgulamaları paylaşıyoruz.
Öte yandan, yanıtlar için kaygılanıyorsanız, işler çok zorlaşabilir.
Filmi büyük yapan şey, sadece soruları göstermemiz çünkü bunların
cevabı yok. Bu sadece işleri iyi yapma ve aynı yolu izleme çabası.
Filmi büyüleyici yapan şey bu.
Oyuncularla
ilişkiniz nedir?
Oyuncularla
çalışmanın en güzel yanı hiçbirinin birbirine benzememesi. Bir oyuncuyla
çalıştığınız şekilde bir başka oyuncuyla çalışamazsınız. Yaşamım
boyunca hep daha az kısıtlayıcı olmaya çalıştım. Genç bir yönetmen
olduğum zamanları düşününce, utançtan kızarıyorum. Dağıttığım bitip
tükenmek bilmeyen çalışma notlarını hatırladıkça, korkunç biri olduğumu
düşünüyorum. Bugün, oyuncuların inancını, yani oyuncunun kendini
içinde bulduğu durumun gerçekliğine duyduğu inancı kamçılamak için
daha yaratıcı olmaya çalışıyorum. Bazen bunu bir günlük tutarak
yapıyorum. Örneğin, bu kez karakterlerin çoğu için günlük sayfalar
ve mektuplar hazırladım. Bunların içinde birinci tekil şahısta yazılmış
ve diğerleri ve kendi haklarında var olmayan anılar içeriyordu.
Bunları oyunculara dağıtıp, "Bunu oku" diyerek onları
bağladım. Böylece karakterleri hakkında kendilerine sordukları soruların
çoğuna yanıt bulabileceklerini umdum ve işe yaradı. Bence bu filmde
oyuncuların karakterlerindeki mucizevi derinlik diğer karakterler
hakkında fikirlerinin olmasından kaynaklanıyordu. Diğer oyuncuların
haberdar olmadığı bu fikirler benim uydurduğum günlüklere dayanıyordu
ki aslında bu günlüklerin temeli gerçeklerdi.
Vatel'i Gerard Depardieu canlandırıyor. Böylesine yoğun bir aktörü
ve onun enerjisini kontrol etmek kolay oldu mu?
Gerard
elbette kendi başına bir dünya, ama bir açıdan da Vatel'e oldukça
yakın. Bence onu kontrol etmek yönetmenin görevi değil. Yönetmenin
yapması gereken onun enerjisini yeniden kanalize etmek ya da yönlendirmek.Gerard'ın
Vatel'e benzer pek çok yönü var; yani Vatel kendini Gerard'da tekrar
yaşatmakta hiç zorlanmadı. İkisinin insaniyeti ve münzevilik anlayışından
bahsediyorum. Gerard'ı ve kariyerini bir düşünün... Oyuncu olmak
tuhaf bir şey çünkü oyuncu şunu asla bilmez: İzleyici mi onun esiridir,
o mu izleyicinin? Vatel sonuçta yaptığı şeyin efendisi değil, hizmetkarı,
esiri olduğunu fark ediyor ve bu hizmetkarlığı daha fazla kabul
etmek istemiyor. Bu gezegende kendine bu soruyu sormamış herhangi
bir büyük oyuncu ya da lider olduğunu sanmıyorum. Pek çok politikacı
yönetiyorlar mı, yönetiliyorlar mı merak eder ve bu soruya asla
yanıt veremezler. En iyileri bundan kendi sonuçlarını çıkarır, diğerleriyse
akıma uyarak kendilerini tatmin ederler.
Beraber
çalışmayı hayal ettiğiniz kişilerin bir listesi var mı. Eğer varsa,
Gerard Depardieu bu listede yer alıyor mu?
Elbette
her yönetmenin böyle bir listesi vardır ve Gerard Depardieu tabi
ki benim listemdeydi. Bilirsiniz, hiçbir zaman beraber çalıştığınız
kişilerden daha değerli değilsiniz. Nispeten daha az iyi olabilirsiniz
ama asla daha iyi olamazsınız. Bu yüzden, bulabildiğim en iyi kişilerle
çalışmak gibi bir prensibim vardır. Bu benim için bir meydan okumadır;
beni canlandırır, tetikte olmamı sağlar ve bana en iyiyi ortaya
koyma fırsatı verir, tıpkı benim de onları en iyiyi yapmaya teşvik
etmeyi ummam gibi. Büyüleyici bir şey.
Uma
Thurman nasıl seçildi?
Uma
oldukça dikkat çekici bir aktris. Bir yönetmen için çok çekici olan
ve ender bulunan enigmatik bir yönü var. Bunun ne olduğunu ya da
neden kaynaklandığını gerçekten bilmiyorsunuz, ama çok güzel. Bence
aynı zamanda gelişiminin en önemli noktasında ve yeteneğini bu şekilde
geliştirmiş biriyle çalışmak çok harika. Uma'nın filmlerindeki performansına
her zaman hayran olmuş, ama aynı zamanda orada başka kim var diye
merak etmişimdir. Bunu son derece olumlu bir açıdan ve sevgiyle
dile getiriyorum. Onunla birlikte çalışacak olmaktan büyük coşku
duydum. İçinden başka birinin, çok ilginç ve çok gerçek, çok dokunaklı,
o döneme ve yaratmakta olduğumuz hikayeye çok iyi adapte olmuş olmasına
karşın şaşırtıcı derecede modern birinin çıktığını düşünmeye başladım.
Bence çok şaşırtıcı bir aktris.
Vatel'in
aşık olduğu Anne Montausier rolünü canlandırıyor. Oldukça trajik
bir durum, çünkü sonuçta krala duyduğu sadakat ile belki Vatel için
duyduğu hisler biribirine uygun değil.
Bugün
Anne muhtemelen bir iş kadını olurdu. Filmi izlemiş hangi kadın
onun konumunu anlamaz ki? Yaşamın anlamını soruyor: Yaşam bir hayatta
kalma mücadelesi midir? Onun zamanındaki kadınlar için kesinlikle
böyleydi. Servetleri olmadığı takdirde, hiçbir şey yapamazlardı.
Anne de Montausier, belki de hırsından ötürü, kendisinin de önem
verdiği sosyal sınıf açısından uygun olmayan bir adamla ilişki kuruyor.
Fakat, o adam özünde insancıl ve iyi biri. Bu nedenle, Anne korkunç
bir ikileme düşüyor. İhtiyaçlarıyla insanlığı arasında bir ikilem
bu. Anne inceliğe ve hayatta kalmaya meyilli ve kendisini sarayın
görkemine sokabilecek birini arzuluyor. Kim olduğunu merak ediyor.
Bu, çok zarar verecek bir işkence ve burada acı çeken kişi Vatel
oluyor. Düşünecek olursak, inanılmaz modern bir trajedi. Filme gidenlerden
kaçı filmin bu yönünü görür bilemiyorum, ama bahse girerim pek çoğu
böyle bir acı çekmiştir; ya da çekecektir ya da çekmek üzeredir.
Bu
film daha önce birlikte çalıştığınız Julian Sands'le de bir araya
gelmenize vesile oldu.
Julian
Sands hayran olduğum biri, ama "The Killing Fields"den
beri kendisiyle çalışmamıştım. XIV. Louis için güçlü bir zeka sahibi
birine ihtiyaç vardı. Hem cezbedici olması, hem de kadınlar üzerindeki
bu etkisinin farkında olan biri gerekiyordu. Kral olmasından değil,
ama zarif, zeki ve aynı zamanda bir dereceye kadar soğuk ve yaklaşılması
zor biri olmasından kaynaklanmalıydı bu cazibe. Metresi olan kadınlar
her zaman kurban değillerdi; her ne kadar ona teslim olduktan sonra
pek çoğu o duruma düşmüşse bile. İşte bu nedenle, fiziksel olarak
güçlü ve zeki, Louis'nin içinde barındırdığı türden bir erk sahibi,
çok fazla "aktör" olmayan birini istedim. Bu yüzden, Julian
Sands'i çağırdım.
Bu
projeyi gerçekleştirmekten ötürü gururlu musunuz?
Filmi
izlediğimde, insanlar ve filmdeki karakterler için, Vatel için yoğun
bir şefkat duyuyorum... Bu filmde, hepsinin bir şeye ihtiyacı var.
Tuhaftır ama kimse özgür değil ve aslında buna ben de dahilim. Olabildiğimce
kendim olmak için elimden geleni yapıyorum. Filmi izleyenlerin bu
şefkati hissetmelerini isterdim; bu duygu herkes için. Bu film iğrenç
insanlar hakkında değil; bu film bu dünyada yaşamanın zorlukları
hakkında.
Roland
Joffé ile Fransa arasında bir aşk hikayesi ya da en azından bir
suç ortaklığı var mı?
Bildiğim
kadarıyla bu sorunun cevabı evet çünkü bu, muazzam büyük bir sevgi
ve saygı duyduğum bir kültür. Bunun nedeni, Fransız kültürünün Avrupa'nın
diğer kültürlerine oranla bireyselliğini daha iyi korumuş olması
ve umarım bu böyle sürer. Fransız insanının McDonalds'ı sadece hoşlarına
giden bir meraktan ibaret görüyor olmaları gerçeğine hayranım. Ya
da A.B.D.'yi, büyüklüğüne rağmen, hor görülmesi gereken tuhaf bir
anormallik olarak görmelerine. Bence bu inanılmaz güzel ve umarım
diğerleri de bunu örnek alırlar. Bu tavrın çıkış noktası, bence,
filmimizdeki karakterlere kadar gidiyor; XIV. Louis'nin halkına
verdiği muazzam bir özgüven var ve bu özgüven asırlardır süregeldi.
Bunu seviyorum.
|