|
"
Amen - Amin "
Etik olarak
inandıkları bir insanın kendisini koruma dürtüsünün ne zaman önüne geçer?
Kurt Gerstein bunu biliyordu ve dünyanın da öğrenmesini istiyordu. Bu
film bunu onun gibi bilen ve sessizliğini koruyanları beyinlerimizde mahkeme
etmek içindir.
Filminiz
tıpkı Primo Levi'nin kitabı gibi izleyicilerin aklında derin izler bırakıyor.
Her ikisi de gerçek birer sanat eseri. Her ikisi de insanı titreten duygulara
sevk ediyor. Siz her ne kadar önemin devamlı kullanılan görüntülerini
ve filmlere güç sağlayan gerçeklerini gözler önüne sermeseniz bile bunu
sağlamayı başarmış durumdasınız.
Örneğin
duygusallık, aşırı dramatizm, kamplardaki insanların görüntüleri ve korku
bu filmde kullanılmamış. Sadece boş trenler, kapıları açık bırakılmış
esir kampları ve neredeyse kokusunu duyduğumuz hastalıklar... Bu sizce
de filmde tüm dünyanın zaten bildiğini gözler önüne sermekten kaçınarak
trajedinin nasıl bilindiği halde göz yumulduğuna bir gönderme değil mi?
Costa
Gavras (Yönetmen): Herkes biliyordu.
Jean Claude
Grumberg (Senaryo yazarı): Kamplar herkesin bildiği bir şeydi. Ve
kabullenilmişlerdi. Dünyadaki milyonlarca insan bunu biliyor ve kabulleniyordu.
Farklılık bu kabul edilmişliği daha yumuşak bir şekilde algılayarak sorgulamaktaydı.
Costa
Gavras: Diğer filmlerden çok da farklı değil. Olaylar kamplarla başlamadı,
savaşın son bulması ile de sonlanmadı. Herşey savaşla da gelişmedi. En
dayanılmaz ve ciddi olanı da buydu zaten. Bugün yaşananların da torunlarımızın
torunlarına bırakacağı iz çok da farklı olmayacak. Hepimiz Afrika kıtasının
ölümüne göz yumar durumdayız örneğin. Bizim pasif duruşumuz da kendi kendine
bir suç teşkil ediyor bence.
Jean Claude
Grumberg : Filmler asla geçmişe ait değillerdir. Onlar geçmişte duraksamış
şimdiki zamanlarımızdır. Geçmişimizde öyle ya da böyle kabul edip kanıksadıklarımız.
Bu film hepimize her dakika hayatımıza dair cevaplamamız gereken soruları
yöneltiyor: Etik bir varlık olmaya ne zaman geri dönebileceğiz? Bu soru
tarihin her döneminde ve her gününde hayatımızda var olan ve henüz yanıt
bulmamış bir soru.
Costa
Gavras: Biz konuya işte bu pasiflikten başladık. 1936'da Stefan Lux
adındaki adam İttifak Kuvvetleri toplantısında herkesin gözü önünde kafasına
bir kurşun sıkarak intihar etmiş ve dünyayı burada olanlara karşı uyarmak
istemişti. Fakat bu olay tarihin akışını değiştirmedi. İttifak ülkelerinin
komutanları toplantıya yarım saatlik bir ara verdiler ve doktorların cesedi
dışarı çıkarmasını beklediler. Ama dünya yerinden oynamadı.
Jean
Claude Grumberg : Asıl önemli olan ise 1933'den savaş başlayana kadar
Hitler'in bir programı olduğu ve bunu uygulayacağı biliniyor ve herkes
tarafından kabul ediliyordu. Liderler, entellektüeller tümü her şeyin
farkındaydı. Hiç bir şey gizli değildi. Eline programını gerçekleştirmeye
yetecek güç geçer geçmez harekete geçti. Ve ne yapacağını çok iyi bilen
batılı güç dengeleri ve din adamlarının kılı bile kıpırdamadı. 1942 yılında
Polonyalı bir direnişçi (Yahudi değildi) Polonya'dan ayrılarak tüm Avrupa'yı
dolaşmaya ve Varşova'da gördüklerini anlatarak İngiliz ve Amerika'lılara
uyarmaya niyetlendi. O soykırımın ne olduğunu çok iyi biliyordu. Roosevelt
ile birebir görüşmeyi başardı. Fakat neden azınlıkların henüz kendi haklarını
savunmak bir kenara tam olarak haklarının ne olduğundan habersiz bir ülkede
neden nazi ırkçılığını protesto etsinler ki? Üstelik seçimler çok yakındır
ve Roosevelt şansını başkasının azınlıklarının haklarını savunarak kaybedecek
durumda değildir.
Costa
Gavras: Neden müttefikler bunu dert etsinler ki kampların bulunduğu
bölgeleri bombalamaktan kurtulmuşlardır, trenler konusunda da gözlerini
kapamaları yeterlidir. Sadece kafalarını başka yöne çevirip uzaklara bakmakla
yetinirler.
Costa
Gavras: Aslında durum oldukça korkunçtur. Fransa da dahil olmak üzere
ideolojisini yitirmeye başlamış bir dünya ile karşı karşıyadır insanlar.
Toplumu temizleme fikri Hitler'in yüzyılı boyadığı kötü bir renk olarak
beyinlere kazınmıştır.
Olayların
bir başka yönü ise Vatikan ve çevresinde gelişenlerdi. O günlerde Aziz
XII'inci Pius'un neredeyse bir politikacı kadar etkisi ve gücü vardı.
Fakat her nedense bu güç sadece ölenlere dua ediyordu... Daha fazlasını
yapmaktan çekiniyor kabullenmişliğin en büyük parçası oluveriyordu.
Costa
Gavras: Vatikan bir güç aleti. Teolojik ve etik olarak Papa ise bir
imajdan ve figürden öte değil. İnancın gücü ve güveni ile yakından ya
da uzaktan alakası yok. Dolayısıyla filmde de Papa sadece bir imaj olarak
kullanıldı. Çünkü Papa'nın gerçekleri dışarıda insanların katledildiği
bir savaş değildi. Onun inandığı gerçek, katılması gereken seremoniler,
kendi çevresi ve söyledikleri idi... Din sosyal bir varlık olan insanın
toplumda moral desteği ve etik gücünü temsil eder. Fakat kilise de bu
dönemde bundan oldukça uzaktı. Kilise o dönem boyunca yalnızca kendi varlığını
sürdürme sorumluluğunu yerine getirmeyi başarabildi. Bunu da kendi diplomasisi
ve politik stratejisini ortaya koyarak yaptı. Yani anlattıklarımız yalnızca
gerçeklerin vicdanımızla hesaplaşması... Daha fazlası değil...
Film hakkında
bilgi için tıklayın...
|