|
"Head
in the Clouds - Bulutların Üzerinde"
"Bulutların
Üzerinde" adlı yapımın beyaz perdeye aktarılmasının ardında yatan
itici güç, yazar-yönetmen John Duigan'ın kendisi. Alanında isim yapmış
saygın bir sanatçı olan Duigan'ın yüreğinde bu projenin önemli bir yeri
var. "Üniversitedeyken üzerinde çok çalıştığım ve yıllar içinde de
ilgi duymayı sürdürdüğüm bir tarihi dönemdi. Bu konuda oldukça çok şey
okumuştum, dolayısıyla senaryoyu yazarken yeterli alt yapıya sahiptim"
diyor Duigan ve ekliyor: "Romantik drama tarzındaki film 10 yıla
yayılan ve üç kişi arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor. Bu açıdan
bakıldığında, "Doctor Zhivago/Doktor Jivago" ya da "Ryan's
Daughter/Ryan'ın Kızı" gibi, uzun bir zaman dilimi içinde geçen hikayeleri
anlatan David Lean filmlerini andırıyor".
Ne var ki,
aleni bir Amerikan mevcudiyeti içermeyen, epik bir dönem filmine ilgi
ve finansman sağlamanın zorluğu da açıktı. Öte yandan, malzemenin gücü
ve yönetmenin bu filme duyduğu tutku, yapımcı Bertil Ohlsson'un ilgisini
çekmeye yetti. Daha önce "The Leading Man"de de birlikte çalışan
Ohlsson yeni bir filmde yönetmenle tekrar çalışmaya istekliydi. "Yapımcı
olarak, iyi anlaştığınız bir yönetmenle çalışmak istersiniz. John'a şöyle
dedim: 'Seni gerçekten heyeecanlandıran bir projen var mı? Seninle tekrar
çalışmak istiyorum'. Bunun üzerine bana senaryoyu verdi" diyen Ohlsson
senaryoyu çok beğendiğini de şu sözlerle ifade ediyor: "Benim için
bu gerçek bir hikaye. Sadece sinemadan çıktıktan sonra düşünmekle kalmayıp,
birkaç gün ya da bir hafta sonra tekrar izlemeye gittiğiniz filmler ilgimi
çekiyor. Bu hikaye çok dokunaklı buldum".
Ohlsson'un
Dakota Films'den Jonathan Olsberg ile Tusk Productions'dan Julia Palau
ve Matthew Payne'le birlikte ekibe katılmasının ardından, Duigan ve ekip
"Bulutların Üzerinde"yi senaryodan beyaz perdeye taşımak için
gerekli tüm ipleri çekmeye başladılar. Hikaye örgüsünün büyük kısmı AVRUPA'da
örüldüğünden, ekibin verdiği en önemli kararlardan biri, çekimler için
maliyeti uygun mekanlar bulmaktı. Avrupa'nın lojistik ve finansman açısından
daha az avantajlı olduğunun anlaşılması üzerine, yapımcılar Kanada'nın
Montreal şehrini düşünmeye başladılar. Yönetmen John Duigan stüdyolardan
birinde bir Paris caddesi olduğundan haberdardı ve bunun uygun olabileceğini
dile getirdi. Bunun üzerine, Duigan ve Ohlsson, Montreal'e uçarak bu seti
incelediler. Montreal çevresini Paris olarak kullanmanın ne derece rantabl
olabileceğini değerlendirdikten sonra, bunun iyi bir alternatif olduğuna
karar verdiler. Ayrıca, Duigan işe alabileceği ekibin niteliklerinden
çok etkilendi. "Montreal oyuncu ve kamera teknisyeni açısından çok
güçlü bir altyapıya sahip" diyor yönetmen. Yapımı büyük ölçüde Montreal'e
yoğunlaştırmak, yapımcıların BK/Kanada ortaklığının Remstar Productions'la
(Maxime Rémillard ve André Rouleau) çalışmasına olanak tanıdı. Ayrıca
bu sayede, sadece çok temel dış mekanları Avrupa'da çekmek suretiyle büyük
tasarruf sağlandı.
Spice Factory'den
Jason Piette ve Michael Cowan ile Movision (Peter James ve James Simpson)
finansmanın kalan kısmını tamamladılar. Arclight satış, Royal Bank of
Scotland aracı bankacılık ve Invicta da satış ve finansman dönüşümü için
devreye girdiler.
Her
zamanki gibi, sürecin son aşaması doğru oyuncu kadrosunu bulmaktı çünkü
oyuncuların hem bu karmaşık ve duygusal karakterleri hayata geçirmesi,
hem de finansörleri etkilemesi gerekiyordu. Casting süreci finansmanı
nihayetlendirmek açısından çok önemliydi. Yapımcı Ohlsson bunu şu şekilde
açıklıyor: "Film için en doğrusunun ne olacağı, aynı zamanda da filmi
yapmak için para bulabilmek ve finansmanı sağlayabilmek açısından neyin
iyi olacağı konusunda başbaşa verip uzun uzun konuştuk". Akademi
ödüllü aktris Charlize Theron "Monster/Canavar"ı yeni tamamlamıştı
ve Gilda karakterinin derinliği ve çok yönlülüğüne bayılarak rolü hemen
kabul etti. "Aktris olarak gerçekten derinliği olan bir karakteri
canlandırma fırsatını çok az buluyorsunuz. Gilda film boyunca bambaşka
yönlerini ortaya koyuyor ve muazzam bir serüven yaşıyor. Gilda'nın geçirmesi
gereken serüven ve her zaman çok sevdiğim yaşam akışı her üç insan için
de geçerli" diyen Theron için yönetmen Duigan'ın projedeki mevcudiyeti
de artı unsurlardan biriydi. Aktris sözlerini şöyle noktalıyor: "Bir
oyuncu olarak, kendinizi yönetmenin vizyonuna bırakırsınız. Bu projenin
önüme gelmesi kadar inanılmaz bir şey hayal edemiyorum".
Theron'la
birlikte aynı ölçüde yetenekli iki oyuncu daha projeye katıldı. Penelope
Cruz ve Stuart Townsend de hikayenin bir parçası olma konusunda Theron
kadar hevesliydiler. Townsend'in ilk izlenimi şöyleydi: "Gerçekten
sıradışı bir aşk hikayesi olduğunu düşündüm. Ayrıca, çok güzel ve daha
önce hiç denemediğim bir dönemde geçiyordu. John'la yaklaşık beş yıl önce
başka bir proje vesilesiyle tanıştık. Filmlerinin bir çoğunu gördüm. Çok
iyi işler yapan gerçekten heyecan verici bir yönetmen".
Başroldeki
bu üç etkileyici ve yetenekli oyuncuya yardımcı rolde katılan isim, Duigan'ın
ekibine aldığı başarılı aktör Thomas Kretchmann'dı. Aktör, Alman subayı
Bietrich'i canlandırdı. Filmde ayrıca deneyimli İngiliz aktör Steven Berkoff,
Quebec'te sağlam birer kariyeri olan Kanadalı David La Haye ve Karine
Vanasse rol aldı. Duigan bunu şöyle anlatıyor: "Casting ajansım Elite,
Montreal'de seçmelere oyuncu getirdiğinde, sahip olduğum seçenekler karşısında
heyecan duydum. 1930'ların Paris'ine uygun şekilde, oyuncularımız da son
derece kozmopolitandı".
Yönetmen
sözlerini şöyle noktalıyor: "Bu insanların bir araya gelmesi benim
adıma büyük bir şanstı çünkü aralarında hep çok yapıcı bir iletişim oldu
ve birbirlerini çok desteklediler. Gerçekten birlikte çalışması çok keyifli
bir oyuncu kadrom vardı".
Mekanlar
ve Atmosfer...
Yönetmen
John Duigan 21. yüzyıl Kanada'sını 20. yüzyıl Avrupa'sına çevirmesine
yardımcı olmaları için Toronto'da yaşayan görüntü yönetmeni Paul Sarossy
ve İngiliz yapım tasarımcısı Jonathan Lee'yle çalıştı. Duigan ve Lee beraberce
o döneme ait çeşitli kitap ve fotoğrafları incelediler ve günümüz Paris'ine
araştırma gezileri yaptılar. Duigan bu süreci şöyle tanımlıyor: "Şehrin
dokusunu olabildiğince yakalayabilme niyetindeydik çünkü, Paris gibi güzel
bir şehir söz konusu olunca, enfes mimarinin ve binaların cazibesine kapılmak
çok kolay, ama biz caddelerde mevcut olan metaneti yakalayabilmek için
çok uğraştık".
Yapım
tasarımcısı Jonathan Lee filmde sağlam bir görsel dil isteyen Duigan'la
ayrıntılı bir brifing yaptı. Lee bunu şöyle anlatıyor: "En büyük
konulardan biri Parisin ağırlıklı olarak kömürle ısıtılması ve bunun da
havayı ve binaları çok kirletmesiydi. Bu durum seti inşa ederken bizim
için güçlü bir silah oldu; daha sonra da binaları çağdaş görüntülerinden
uzaklaşmaları için eskittik". Lee'nin önündeki büyük zorluklardan
biri filmde çok önemli yer tutan üç ana setin inşasıydı. Bunlar Gilda'nın
dairesinin, Montmartre'da yaşadığı caddenin ve Lyon d'Or gece kulübünün
olduğu setlerdi. İşte bu son sette Lee istediği gibi hareket edip, yönetmenin
arzu ettiği türde egzotik bir görünüm yarattı. "Gece kulübü kendimizi
gerçekten kaybetmemize ve Paris'i o altın çağındaki tüm ihtişamıyla yansıtmamıza
olanak tanıyan setlerdendi. Bir stüdyo set olmayacağının farkındaydık;
üstelik Montreal'de olması da şarttı. Karşımıza bu gece kulübü çıktı.
Bakmaya gittiğimizde harika bir yer olduğunu düşündük, ama modern bir
yer olduğu için döneme uygun hâle getirmek amacıyla ciddi değişiklikler
yapmam gerekti. Daha sonraki bir başka sahne de L'Aiglon restoranında
geçecekti. Orasının renkleri oldukça açıktı. Dolayısıyla kulübün koyu
rengi, alçak tavanları ve zengin renkleriyle tezat oluşturuyordu. Bol
bol kırmızı ve sarı tonlar kullanarak, ve pastel tonlardan uzak durarak
çok sıcak bir ortam hazırladık".
Aktör
Stuart Townsend, Lee'nin yaratımındaki gerçekçilikten övgüyle söz ediyor:
"Gilda'nın dairesindeyken Paris'te yaşıyormuşsunuz gibi hissetmek
çok kolaydı çünkü burası son derece dikkatli düşünerek hazırlanmıştı:
Cadde, arnavut kaldırımlar, kostümlü insanlar dört dörtlüktü. Bu güzel
setlere adım atar atmaz, kendinizin ve çevrenizdekilerin adeta bir girdaba
kapıldığını hissediyorsunuz". John Duigan caddenin gerçek bir mahalleye
benzemesi konusunda da ısrarlıydı: "Bir grup özel figüranımız vardı
ve onlar için küçük dünyalar yarattık. Böylece izleyici, en azından görsel
olarak, pek çok karakter tanıma imkanı bulacak. Bu figüranları savaş öncesi
mutlu zamanlarda, Bastille Günü kutlamalarında, daha sonra ise 2. Dünya
Savaşı'nın karanlık günlerinde görüyor, ve Gilda'ya karşı tavırlarındaki
kademeli değişime tanık oluyoruz".
Yapım
ekibi stüdyo mekanları üzerinde kontrol sahibiydi. Ama esas zorluk, ekibin
Atlantik'in öbür ucuna gittikten sonra, Montreal'deki çekimlerle Paris'in
gerçekliği arasındaki geçişi izleyiciye hissettirmemesiydi. Duigan için
en heyecan verici nokta başkentin en önemli bazı mekanlarında çekim yapmasına
izin verilmesiydi. "İzin alamayacağımzı düşündüğümüz pek çok mekanda
çekim yapmamıza şaşırtıcı bir şekilde izin verildi. Jardin de Luxembourg
(Lüksemburg Bahçesi), Notre Dame, Jardin du Palais Royale'in (Kraliyet
Sarayı Bahçesi) içi ve dışında çekimler yaptık; hatta, nehir kıyısında
Pont Neuf köprüsünün altındaki sahnede 3 saat boyunca trafiği durdurmamıza
olanak tanındı. Ayrıca Gilda'nın babasının evini de Fransa'nın en güzel
şatolarından birinde hazırlamamıza müsaade edildi. O mekanda çekim yapmak
hayatımın en güzel deneyimlerinden biriydi" diyor yönetmen.
Yönetmen
John Duigan, benzersiz şekilde yaratılan setlerin görsel pratikliğinin
yanı sıra, filmin farklı aşamalarında karakterlerin gelişimini ve duygularını
yansıtmak için bir de renk yelpazesinden yararlandığını ifade ediyor:
"Görüntü üç ayrı evreye bölündü. 1930'ların başında Cambridge Üniversitesi
ve Londra'da geçen bölümde çok az ışığa yer verildi; hava oldukça soğuk
olduğu için, renkler de mat tonlardan seçildi. Hikayenin orta kısmında,
karakterlerin Montmartre'da bir daire paylaştıkları dönemde çok daha sıcak,
zengin ve canlı renkler kullandık. Daha sonra, iki karakterin savaşmak
için İspanya'ya gitmesiyle birlikte, renkler tekrar solmaya başladı. 1944
Paris'inde geçen final bölümünde ise, hava çok soğudu ve renkler gitti".
Duigan,
görüntü yönetmeni ve yapım tasarımcısının kendi orijinal vizyonunu bu
kadar incelikle yakalama ve hayata geçirmedeki başarılarından övgüyle
söz ediyor: "Jonathan planlama ve ayrıntılar konusunda çok titiz.
Bence ana setlerin yaratımı çok büyük planlama ve herkesin yoğun çabasını
gerektiriyor. Lee'nin setleri ve yapım mükemmeldi. Paul Sarossy'nin enfes
ışıklandırılmış görüntü tasarımları da film için büyük bir artı oldu;
ve elbette oyuncuların olağanüstü performansları da. Umarım bu zengin
dokulu hikaye sinemaseverlerin hoşuna gider".
John Duigan
ve Temaları
"Bulutların
Üzerinde" esasen bir aşk hikayesi olmasına karşın, farklı temalar
da içeriyor. Öncelikle, Gilda'nın (Charlize Theron) hayata dair seçimleri
ile Guy (Stuart Townsend) ve Mia'nınkiler (Penélope Cruz) arasında büyük
fark var. Gilda yakınındaki kişilere son derece sadık, ama genel olarak,
dünyaya karşı sorumluluk hissetmeden yaşamak istiyor. Öte yandan, Guy
ve Mia faşizmin yükselişine karşı savaşmak konusunda ahlaki bir sorumluluk
duyuyorlar.
İkincisi,
yazgı ve özgür irade konuları var. O dönemi yaşamış her düşünen insan
savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Bu durum, insanların 30'lı yılların
sonunda çok yoğun bir yaşantı sürmesine neden oldu. Gilda'nın tüm içgüdüleri
kendisine olabildiğince anlık ve özgürce yaşamasını söylüyordu, ama önceden
yazılmış bir yazgımız olduğuna duyduğu derin inanış doğrultusunda, çocukken
bir falcının kendisine söylemiş olduğu gibi hayat çizgisinin kısa olduğunu
düşünmekteydi. Bunun sonucu olarak, hayatına mümkün olduğunca çok yaşantılar
sığdırmaya çalışmaktaydı.
Guy ve Mia'nın İspanyol İç Savaşı'nda mücadele etmeye kesin kararlıyken,
Gilda'nın bohem Paris yaşantısı da yerini görmezden gelmeye çalıştığı
dünya meselelerine bırakmaya başladı. Son bölümde, Gilda kendi yazgısına
hükmedememe duygusuna isyan ederek Direniş'e katıldı ve hayatını tehlikeye
attı. Acaba bu şekilde yazgısını da belirledi mi? Yoksa bu kararı vermek
baştan beri yazgısı mıydı?
Günümüzde pek çok insan falcılara başvurarak, el ya da yıldız falı baktırıyor;
ya da en azından kadere bir derece de olsa inanıyor: "Olacağı varsa,
olur". Gilda bütün hayatı boyunca hüküm süren bu inanıştan kurtulma
mücadelesi veriyor.
Paris
- 1930'lar
Işıklar
Şehri Paris, savaşların arasında kalan dönemlerde çok sayıda sanatçı için
adeta kutsal bir yerdi. Aralarında Ernest Hemingway, Henry Miller, James
Joyce, Anaïs Nin, T.S. Eliot, Gertrude Stein ve Sylvia Beach'in de bulunduğu
yazarlar, Pablo Picasso, Salvador Dali, Georges Braque, Marc Chagall,
Frances Picabia, Fernand Léger ve Tamara de Lempicka gibi ressamlar yeni
sanat biçimleri keşfediyorlardı. Man Ray, Lee Miller, Robert Doisneau,
Gyula Brassaï ve Henri Cartier-Bresson gibi sanatçılar ise durağan fotoğraf
sanatına ön ayak oluyorlardı. Jean Renoir, Marcel Pagnol, Rene Clair ve
Jean Vigo Fransız sinemasının ününü geliştirmek için emek harcarken, Django
Reinhardt, Stefan Grappelli, Charles Trénet, Josephine Baker ve daha pek
çoğu geceleri kulüpleri dolduruyorlardı. Coco Chanel, Helena Rubenstein
ve Elsa Schiaparelli moda dünyasında kendi krallıklarını kurmaktaydılar.
Paris yaratıcı yeniliklere kucak açan uluslararası bir merkezdi ama yaklaşmakta
olan savaşın korkusu da varlığını hissettiriyordu.
İspanyol
İç Savaşı 1936 - 1939
İspanyol
İç Savaşı, Fas'ta, General Francisco Franco'nun önderliğinde askeri bir
isyanla başladı. 1936 yılının sonuna gelindiğinde, Milliyetçiler İspanya'nın
büyük bölümünün kontrolünü ele geçirmişlerdi.
Bu
arada, Cumhuriyetçi hükümet bir Halk ordusu oluşturdu ve milis güçleri
silah altına aldı. Her iki taraf da dış güçlerden yardım gördü. Faşist
İtalya ve Nazi Almanyası Milliyetçiler'i desteklerken, Sovyetler Birliği
Cumhuriyetçiler'e arka çıktı. Ayrıca, pek çok ülkeden gönüllüler de Cumhuriyetçiler'in
davası uğruna savaşmak üzere Uluslararası Tugay'a katıldı. Alman Condor
Lejyon'u Bask bölgesindeki savunmasız Guernica şehrini insafsızca bombaladı;
ardından, her iki taraf da sayısız zulüm örnekleri sergiledi. Bu kanlı
mücadele çok sayıda insanın ölümüne yol açtı, ve 1938'de, Cumhuriyetçiler
bir dizi çok ağır yenilgi aldı. Aynı yılın sonlarında, Uluslararası Tugay
dağıldı. Ertesi yılın Nisan ayında, Franco'nun orduları zafere ulaştı.
Paris'in
İşgâli - 1940-1944
1940 yılında
Almanlar'ın Maginot Hattı'nı geçmesiyle Fransız Ordusu çöktü. Bunun sonucunda
imzalanan ateşkes Fransa'yı ikiye böldü: Kuzeyde Alman işgâli altındaki
bölge, ve güneydoğuda Vichy hükümetinin yönetiminde, işgâlden uzaktaki
bölge. İşgâlin ardından, Paris'te sokağa çıkma yasakları kondu ve Alman
garnizonları burada konuşlandı. 1942'de, Parisli Yahudiler diğer Fransızlar
tarafından toplanarak Auschwitz'e gönderildi. Şehirdeki Direniş gittikçe
güçlense de, Paris toplumunun büyük kısmı Almanlar'la işbirliği yapmakta
ve bazıları da karaborsada paralarına para katmaktaydı.
Orta hâlli
Parisliler büyük yiyecek sıkıntısı çekti, ama karaborsa, Almanlar'ın ve
yandaşlarının Bağımsızlık kazanılanana kadar gayet iyi beslenmelerine
olanak tanıdı.
Direniş'in
içinde dikkat çekici bölünmeler söz konusuydu. Komünistlerin kendilerine
ait bir takım planları vardı ve General Charles de Gaule'e bağlı gruplarla
sadece gerektiğinde işbirliği yapıyorlardı. İngiliz Haber Alma Örgütleri,
özellikle de Özel Operasyonlar İdaresi (SOE) farklı farklı gruplarla irtibat
kurmaya çalışırken her zaman çok başarılı değildi. Normandiya Çıkarması
arifesinde, geniş bir alanda Alman iletişimini sabote etme girişimi ise
olağanüstü başarılı oldu.
Müttefiklerin
kurtuluş günü yaklaşırken, Direniş kuvvetleri Paris'te Almanlar'a karşı
ayaklandı. Şehirde barikatlar kuruldu ve bazı bölgeler yoğun çatışmalara
sahne oldu. Bir kaç gün sonra, Özgür Fransız ve Amerikan birlikleri şehre
vardılar. Alman garnizonları kısa süren bir mücadelenin ardından teslim
oldu. Pek çok vatandaş kendi kanunlarını koyarak işbirlikçilere sokak
adaleti uyguladı. Almanlar'la ilişkisi olan kadınlar başlıca hedeflerdendi
ve bunlar sokak ortasında soyularak, saçları kırpıldı. Ayrıca pek çok
kişi de idam edildi. İdam edilenlerin sayısı hâlâ Fransız tarihçiler arasında
büyük bir anlaşmazlık konusu olmayı sürdürüyor.
Film hakkında
bilgi için tıklayın...
|