KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

Vizyon Programı
Gelecek filmlerin vizyon tarihleri...

Film Arşivi

Haberler
Sinema dünyasında neler oluyor?

Kamera Arkası
Yapım aşamalarına ait ilginç ayrıntılar...

Kameranın Arkasındakiler
Yönetmenler hakkında bilmek istedikleriniz.

Tanıdık yüzler
Sinema oyuncularını yakından tanıyın...

Foto-klik

Gereksiz Bilgiler

Replik

Özel Dosya

Söyleşi

Sektör

 
   Kamera Arkası

"Head in the Clouds - Bulutların Üzerinde"

"Bulutların Üzerinde" adlı yapımın beyaz perdeye aktarılmasının ardında yatan itici güç, yazar-yönetmen John Duigan'ın kendisi. Alanında isim yapmış saygın bir sanatçı olan Duigan'ın yüreğinde bu projenin önemli bir yeri var. "Üniversitedeyken üzerinde çok çalıştığım ve yıllar içinde de ilgi duymayı sürdürdüğüm bir tarihi dönemdi. Bu konuda oldukça çok şey okumuştum, dolayısıyla senaryoyu yazarken yeterli alt yapıya sahiptim" diyor Duigan ve ekliyor: "Romantik drama tarzındaki film 10 yıla yayılan ve üç kişi arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor. Bu açıdan bakıldığında, "Doctor Zhivago/Doktor Jivago" ya da "Ryan's Daughter/Ryan'ın Kızı" gibi, uzun bir zaman dilimi içinde geçen hikayeleri anlatan David Lean filmlerini andırıyor".

Ne var ki, aleni bir Amerikan mevcudiyeti içermeyen, epik bir dönem filmine ilgi ve finansman sağlamanın zorluğu da açıktı. Öte yandan, malzemenin gücü ve yönetmenin bu filme duyduğu tutku, yapımcı Bertil Ohlsson'un ilgisini çekmeye yetti. Daha önce "The Leading Man"de de birlikte çalışan Ohlsson yeni bir filmde yönetmenle tekrar çalışmaya istekliydi. "Yapımcı olarak, iyi anlaştığınız bir yönetmenle çalışmak istersiniz. John'a şöyle dedim: 'Seni gerçekten heyeecanlandıran bir projen var mı? Seninle tekrar çalışmak istiyorum'. Bunun üzerine bana senaryoyu verdi" diyen Ohlsson senaryoyu çok beğendiğini de şu sözlerle ifade ediyor: "Benim için bu gerçek bir hikaye. Sadece sinemadan çıktıktan sonra düşünmekle kalmayıp, birkaç gün ya da bir hafta sonra tekrar izlemeye gittiğiniz filmler ilgimi çekiyor. Bu hikaye çok dokunaklı buldum".

Ohlsson'un Dakota Films'den Jonathan Olsberg ile Tusk Productions'dan Julia Palau ve Matthew Payne'le birlikte ekibe katılmasının ardından, Duigan ve ekip "Bulutların Üzerinde"yi senaryodan beyaz perdeye taşımak için gerekli tüm ipleri çekmeye başladılar. Hikaye örgüsünün büyük kısmı AVRUPA'da örüldüğünden, ekibin verdiği en önemli kararlardan biri, çekimler için maliyeti uygun mekanlar bulmaktı. Avrupa'nın lojistik ve finansman açısından daha az avantajlı olduğunun anlaşılması üzerine, yapımcılar Kanada'nın Montreal şehrini düşünmeye başladılar. Yönetmen John Duigan stüdyolardan birinde bir Paris caddesi olduğundan haberdardı ve bunun uygun olabileceğini dile getirdi. Bunun üzerine, Duigan ve Ohlsson, Montreal'e uçarak bu seti incelediler. Montreal çevresini Paris olarak kullanmanın ne derece rantabl olabileceğini değerlendirdikten sonra, bunun iyi bir alternatif olduğuna karar verdiler. Ayrıca, Duigan işe alabileceği ekibin niteliklerinden çok etkilendi. "Montreal oyuncu ve kamera teknisyeni açısından çok güçlü bir altyapıya sahip" diyor yönetmen. Yapımı büyük ölçüde Montreal'e yoğunlaştırmak, yapımcıların BK/Kanada ortaklığının Remstar Productions'la (Maxime Rémillard ve André Rouleau) çalışmasına olanak tanıdı. Ayrıca bu sayede, sadece çok temel dış mekanları Avrupa'da çekmek suretiyle büyük tasarruf sağlandı.

Spice Factory'den Jason Piette ve Michael Cowan ile Movision (Peter James ve James Simpson) finansmanın kalan kısmını tamamladılar. Arclight satış, Royal Bank of Scotland aracı bankacılık ve Invicta da satış ve finansman dönüşümü için devreye girdiler.

Her zamanki gibi, sürecin son aşaması doğru oyuncu kadrosunu bulmaktı çünkü oyuncuların hem bu karmaşık ve duygusal karakterleri hayata geçirmesi, hem de finansörleri etkilemesi gerekiyordu. Casting süreci finansmanı nihayetlendirmek açısından çok önemliydi. Yapımcı Ohlsson bunu şu şekilde açıklıyor: "Film için en doğrusunun ne olacağı, aynı zamanda da filmi yapmak için para bulabilmek ve finansmanı sağlayabilmek açısından neyin iyi olacağı konusunda başbaşa verip uzun uzun konuştuk". Akademi ödüllü aktris Charlize Theron "Monster/Canavar"ı yeni tamamlamıştı ve Gilda karakterinin derinliği ve çok yönlülüğüne bayılarak rolü hemen kabul etti. "Aktris olarak gerçekten derinliği olan bir karakteri canlandırma fırsatını çok az buluyorsunuz. Gilda film boyunca bambaşka yönlerini ortaya koyuyor ve muazzam bir serüven yaşıyor. Gilda'nın geçirmesi gereken serüven ve her zaman çok sevdiğim yaşam akışı her üç insan için de geçerli" diyen Theron için yönetmen Duigan'ın projedeki mevcudiyeti de artı unsurlardan biriydi. Aktris sözlerini şöyle noktalıyor: "Bir oyuncu olarak, kendinizi yönetmenin vizyonuna bırakırsınız. Bu projenin önüme gelmesi kadar inanılmaz bir şey hayal edemiyorum".

Theron'la birlikte aynı ölçüde yetenekli iki oyuncu daha projeye katıldı. Penelope Cruz ve Stuart Townsend de hikayenin bir parçası olma konusunda Theron kadar hevesliydiler. Townsend'in ilk izlenimi şöyleydi: "Gerçekten sıradışı bir aşk hikayesi olduğunu düşündüm. Ayrıca, çok güzel ve daha önce hiç denemediğim bir dönemde geçiyordu. John'la yaklaşık beş yıl önce başka bir proje vesilesiyle tanıştık. Filmlerinin bir çoğunu gördüm. Çok iyi işler yapan gerçekten heyecan verici bir yönetmen".

Başroldeki bu üç etkileyici ve yetenekli oyuncuya yardımcı rolde katılan isim, Duigan'ın ekibine aldığı başarılı aktör Thomas Kretchmann'dı. Aktör, Alman subayı Bietrich'i canlandırdı. Filmde ayrıca deneyimli İngiliz aktör Steven Berkoff, Quebec'te sağlam birer kariyeri olan Kanadalı David La Haye ve Karine Vanasse rol aldı. Duigan bunu şöyle anlatıyor: "Casting ajansım Elite, Montreal'de seçmelere oyuncu getirdiğinde, sahip olduğum seçenekler karşısında heyecan duydum. 1930'ların Paris'ine uygun şekilde, oyuncularımız da son derece kozmopolitandı".

Yönetmen sözlerini şöyle noktalıyor: "Bu insanların bir araya gelmesi benim adıma büyük bir şanstı çünkü aralarında hep çok yapıcı bir iletişim oldu ve birbirlerini çok desteklediler. Gerçekten birlikte çalışması çok keyifli bir oyuncu kadrom vardı".

Mekanlar ve Atmosfer...

Yönetmen John Duigan 21. yüzyıl Kanada'sını 20. yüzyıl Avrupa'sına çevirmesine yardımcı olmaları için Toronto'da yaşayan görüntü yönetmeni Paul Sarossy ve İngiliz yapım tasarımcısı Jonathan Lee'yle çalıştı. Duigan ve Lee beraberce o döneme ait çeşitli kitap ve fotoğrafları incelediler ve günümüz Paris'ine araştırma gezileri yaptılar. Duigan bu süreci şöyle tanımlıyor: "Şehrin dokusunu olabildiğince yakalayabilme niyetindeydik çünkü, Paris gibi güzel bir şehir söz konusu olunca, enfes mimarinin ve binaların cazibesine kapılmak çok kolay, ama biz caddelerde mevcut olan metaneti yakalayabilmek için çok uğraştık".

Yapım tasarımcısı Jonathan Lee filmde sağlam bir görsel dil isteyen Duigan'la ayrıntılı bir brifing yaptı. Lee bunu şöyle anlatıyor: "En büyük konulardan biri Parisin ağırlıklı olarak kömürle ısıtılması ve bunun da havayı ve binaları çok kirletmesiydi. Bu durum seti inşa ederken bizim için güçlü bir silah oldu; daha sonra da binaları çağdaş görüntülerinden uzaklaşmaları için eskittik". Lee'nin önündeki büyük zorluklardan biri filmde çok önemli yer tutan üç ana setin inşasıydı. Bunlar Gilda'nın dairesinin, Montmartre'da yaşadığı caddenin ve Lyon d'Or gece kulübünün olduğu setlerdi. İşte bu son sette Lee istediği gibi hareket edip, yönetmenin arzu ettiği türde egzotik bir görünüm yarattı. "Gece kulübü kendimizi gerçekten kaybetmemize ve Paris'i o altın çağındaki tüm ihtişamıyla yansıtmamıza olanak tanıyan setlerdendi. Bir stüdyo set olmayacağının farkındaydık; üstelik Montreal'de olması da şarttı. Karşımıza bu gece kulübü çıktı. Bakmaya gittiğimizde harika bir yer olduğunu düşündük, ama modern bir yer olduğu için döneme uygun hâle getirmek amacıyla ciddi değişiklikler yapmam gerekti. Daha sonraki bir başka sahne de L'Aiglon restoranında geçecekti. Orasının renkleri oldukça açıktı. Dolayısıyla kulübün koyu rengi, alçak tavanları ve zengin renkleriyle tezat oluşturuyordu. Bol bol kırmızı ve sarı tonlar kullanarak, ve pastel tonlardan uzak durarak çok sıcak bir ortam hazırladık".

Aktör Stuart Townsend, Lee'nin yaratımındaki gerçekçilikten övgüyle söz ediyor: "Gilda'nın dairesindeyken Paris'te yaşıyormuşsunuz gibi hissetmek çok kolaydı çünkü burası son derece dikkatli düşünerek hazırlanmıştı: Cadde, arnavut kaldırımlar, kostümlü insanlar dört dörtlüktü. Bu güzel setlere adım atar atmaz, kendinizin ve çevrenizdekilerin adeta bir girdaba kapıldığını hissediyorsunuz". John Duigan caddenin gerçek bir mahalleye benzemesi konusunda da ısrarlıydı: "Bir grup özel figüranımız vardı ve onlar için küçük dünyalar yarattık. Böylece izleyici, en azından görsel olarak, pek çok karakter tanıma imkanı bulacak. Bu figüranları savaş öncesi mutlu zamanlarda, Bastille Günü kutlamalarında, daha sonra ise 2. Dünya Savaşı'nın karanlık günlerinde görüyor, ve Gilda'ya karşı tavırlarındaki kademeli değişime tanık oluyoruz".

Yapım ekibi stüdyo mekanları üzerinde kontrol sahibiydi. Ama esas zorluk, ekibin Atlantik'in öbür ucuna gittikten sonra, Montreal'deki çekimlerle Paris'in gerçekliği arasındaki geçişi izleyiciye hissettirmemesiydi. Duigan için en heyecan verici nokta başkentin en önemli bazı mekanlarında çekim yapmasına izin verilmesiydi. "İzin alamayacağımzı düşündüğümüz pek çok mekanda çekim yapmamıza şaşırtıcı bir şekilde izin verildi. Jardin de Luxembourg (Lüksemburg Bahçesi), Notre Dame, Jardin du Palais Royale'in (Kraliyet Sarayı Bahçesi) içi ve dışında çekimler yaptık; hatta, nehir kıyısında Pont Neuf köprüsünün altındaki sahnede 3 saat boyunca trafiği durdurmamıza olanak tanındı. Ayrıca Gilda'nın babasının evini de Fransa'nın en güzel şatolarından birinde hazırlamamıza müsaade edildi. O mekanda çekim yapmak hayatımın en güzel deneyimlerinden biriydi" diyor yönetmen.

Yönetmen John Duigan, benzersiz şekilde yaratılan setlerin görsel pratikliğinin yanı sıra, filmin farklı aşamalarında karakterlerin gelişimini ve duygularını yansıtmak için bir de renk yelpazesinden yararlandığını ifade ediyor: "Görüntü üç ayrı evreye bölündü. 1930'ların başında Cambridge Üniversitesi ve Londra'da geçen bölümde çok az ışığa yer verildi; hava oldukça soğuk olduğu için, renkler de mat tonlardan seçildi. Hikayenin orta kısmında, karakterlerin Montmartre'da bir daire paylaştıkları dönemde çok daha sıcak, zengin ve canlı renkler kullandık. Daha sonra, iki karakterin savaşmak için İspanya'ya gitmesiyle birlikte, renkler tekrar solmaya başladı. 1944 Paris'inde geçen final bölümünde ise, hava çok soğudu ve renkler gitti".

Duigan, görüntü yönetmeni ve yapım tasarımcısının kendi orijinal vizyonunu bu kadar incelikle yakalama ve hayata geçirmedeki başarılarından övgüyle söz ediyor: "Jonathan planlama ve ayrıntılar konusunda çok titiz. Bence ana setlerin yaratımı çok büyük planlama ve herkesin yoğun çabasını gerektiriyor. Lee'nin setleri ve yapım mükemmeldi. Paul Sarossy'nin enfes ışıklandırılmış görüntü tasarımları da film için büyük bir artı oldu; ve elbette oyuncuların olağanüstü performansları da. Umarım bu zengin dokulu hikaye sinemaseverlerin hoşuna gider".

John Duigan ve Temaları

"Bulutların Üzerinde" esasen bir aşk hikayesi olmasına karşın, farklı temalar da içeriyor. Öncelikle, Gilda'nın (Charlize Theron) hayata dair seçimleri ile Guy (Stuart Townsend) ve Mia'nınkiler (Penélope Cruz) arasında büyük fark var. Gilda yakınındaki kişilere son derece sadık, ama genel olarak, dünyaya karşı sorumluluk hissetmeden yaşamak istiyor. Öte yandan, Guy ve Mia faşizmin yükselişine karşı savaşmak konusunda ahlaki bir sorumluluk duyuyorlar.

İkincisi, yazgı ve özgür irade konuları var. O dönemi yaşamış her düşünen insan savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Bu durum, insanların 30'lı yılların sonunda çok yoğun bir yaşantı sürmesine neden oldu. Gilda'nın tüm içgüdüleri kendisine olabildiğince anlık ve özgürce yaşamasını söylüyordu, ama önceden yazılmış bir yazgımız olduğuna duyduğu derin inanış doğrultusunda, çocukken bir falcının kendisine söylemiş olduğu gibi hayat çizgisinin kısa olduğunu düşünmekteydi. Bunun sonucu olarak, hayatına mümkün olduğunca çok yaşantılar sığdırmaya çalışmaktaydı.

Guy ve Mia'nın İspanyol İç Savaşı'nda mücadele etmeye kesin kararlıyken, Gilda'nın bohem Paris yaşantısı da yerini görmezden gelmeye çalıştığı dünya meselelerine bırakmaya başladı. Son bölümde, Gilda kendi yazgısına hükmedememe duygusuna isyan ederek Direniş'e katıldı ve hayatını tehlikeye attı. Acaba bu şekilde yazgısını da belirledi mi? Yoksa bu kararı vermek baştan beri yazgısı mıydı?

Günümüzde pek çok insan falcılara başvurarak, el ya da yıldız falı baktırıyor; ya da en azından kadere bir derece de olsa inanıyor: "Olacağı varsa, olur". Gilda bütün hayatı boyunca hüküm süren bu inanıştan kurtulma mücadelesi veriyor.

Paris - 1930'lar

Işıklar Şehri Paris, savaşların arasında kalan dönemlerde çok sayıda sanatçı için adeta kutsal bir yerdi. Aralarında Ernest Hemingway, Henry Miller, James Joyce, Anaïs Nin, T.S. Eliot, Gertrude Stein ve Sylvia Beach'in de bulunduğu yazarlar, Pablo Picasso, Salvador Dali, Georges Braque, Marc Chagall, Frances Picabia, Fernand Léger ve Tamara de Lempicka gibi ressamlar yeni sanat biçimleri keşfediyorlardı. Man Ray, Lee Miller, Robert Doisneau, Gyula Brassaï ve Henri Cartier-Bresson gibi sanatçılar ise durağan fotoğraf sanatına ön ayak oluyorlardı. Jean Renoir, Marcel Pagnol, Rene Clair ve Jean Vigo Fransız sinemasının ününü geliştirmek için emek harcarken, Django Reinhardt, Stefan Grappelli, Charles Trénet, Josephine Baker ve daha pek çoğu geceleri kulüpleri dolduruyorlardı. Coco Chanel, Helena Rubenstein ve Elsa Schiaparelli moda dünyasında kendi krallıklarını kurmaktaydılar. Paris yaratıcı yeniliklere kucak açan uluslararası bir merkezdi ama yaklaşmakta olan savaşın korkusu da varlığını hissettiriyordu.

İspanyol İç Savaşı 1936 - 1939

İspanyol İç Savaşı, Fas'ta, General Francisco Franco'nun önderliğinde askeri bir isyanla başladı. 1936 yılının sonuna gelindiğinde, Milliyetçiler İspanya'nın büyük bölümünün kontrolünü ele geçirmişlerdi.

Bu arada, Cumhuriyetçi hükümet bir Halk ordusu oluşturdu ve milis güçleri silah altına aldı. Her iki taraf da dış güçlerden yardım gördü. Faşist İtalya ve Nazi Almanyası Milliyetçiler'i desteklerken, Sovyetler Birliği Cumhuriyetçiler'e arka çıktı. Ayrıca, pek çok ülkeden gönüllüler de Cumhuriyetçiler'in davası uğruna savaşmak üzere Uluslararası Tugay'a katıldı. Alman Condor Lejyon'u Bask bölgesindeki savunmasız Guernica şehrini insafsızca bombaladı; ardından, her iki taraf da sayısız zulüm örnekleri sergiledi. Bu kanlı mücadele çok sayıda insanın ölümüne yol açtı, ve 1938'de, Cumhuriyetçiler bir dizi çok ağır yenilgi aldı. Aynı yılın sonlarında, Uluslararası Tugay dağıldı. Ertesi yılın Nisan ayında, Franco'nun orduları zafere ulaştı.

Paris'in İşgâli - 1940-1944

1940 yılında Almanlar'ın Maginot Hattı'nı geçmesiyle Fransız Ordusu çöktü. Bunun sonucunda imzalanan ateşkes Fransa'yı ikiye böldü: Kuzeyde Alman işgâli altındaki bölge, ve güneydoğuda Vichy hükümetinin yönetiminde, işgâlden uzaktaki bölge. İşgâlin ardından, Paris'te sokağa çıkma yasakları kondu ve Alman garnizonları burada konuşlandı. 1942'de, Parisli Yahudiler diğer Fransızlar tarafından toplanarak Auschwitz'e gönderildi. Şehirdeki Direniş gittikçe güçlense de, Paris toplumunun büyük kısmı Almanlar'la işbirliği yapmakta ve bazıları da karaborsada paralarına para katmaktaydı.

Orta hâlli Parisliler büyük yiyecek sıkıntısı çekti, ama karaborsa, Almanlar'ın ve yandaşlarının Bağımsızlık kazanılanana kadar gayet iyi beslenmelerine olanak tanıdı.

Direniş'in içinde dikkat çekici bölünmeler söz konusuydu. Komünistlerin kendilerine ait bir takım planları vardı ve General Charles de Gaule'e bağlı gruplarla sadece gerektiğinde işbirliği yapıyorlardı. İngiliz Haber Alma Örgütleri, özellikle de Özel Operasyonlar İdaresi (SOE) farklı farklı gruplarla irtibat kurmaya çalışırken her zaman çok başarılı değildi. Normandiya Çıkarması arifesinde, geniş bir alanda Alman iletişimini sabote etme girişimi ise olağanüstü başarılı oldu.

Müttefiklerin kurtuluş günü yaklaşırken, Direniş kuvvetleri Paris'te Almanlar'a karşı ayaklandı. Şehirde barikatlar kuruldu ve bazı bölgeler yoğun çatışmalara sahne oldu. Bir kaç gün sonra, Özgür Fransız ve Amerikan birlikleri şehre vardılar. Alman garnizonları kısa süren bir mücadelenin ardından teslim oldu. Pek çok vatandaş kendi kanunlarını koyarak işbirlikçilere sokak adaleti uyguladı. Almanlar'la ilişkisi olan kadınlar başlıca hedeflerdendi ve bunlar sokak ortasında soyularak, saçları kırpıldı. Ayrıca pek çok kişi de idam edildi. İdam edilenlerin sayısı hâlâ Fransız tarihçiler arasında büyük bir anlaşmazlık konusu olmayı sürdürüyor.

Film hakkında bilgi için tıklayın...

 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
 
Copyright © 2000-2003 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.