KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

Vizyon Programı
Gelecek filmlerin vizyon tarihleri...

Film Arşivi

Haberler
Sinema dünyasında neler oluyor?

Kamera Arkası
Yapım aşamalarına ait ilginç ayrıntılar...

Kameranın Arkasındakiler
Yönetmenler hakkında bilmek istedikleriniz.

Tanıdık yüzler
Sinema oyuncularını yakından tanıyın...

Foto-klik

Gereksiz Bilgiler

Replik

Özel Dosya

Söyleşi

Sektör

 
  Sektör
"Sektör" köşemizin amacı hem Türkiye'deki sinema sektörünün sorunlarını belirlemek ve bunları seyircilerle ve ilgililerle paylaşmak; hem de izlediğimiz filmleri bize sunan şirketleri sinemaseverlere tanıtmak... Bu hafta köşemizin konuğu Özen Film'den Nizam Eren...


Nizam Eren
Özen Film

Özen Film, Türkiye'de halen faaliyetini sürdüren ithalatçı firmalar arasında en eskisi. Bize kısaca Özen Film'in tarihinden bahseder misiniz?
Özen Film'in eski adı Özen film değil. Biliyorsunuz zaten sinemanın tarihi 1884'te Lumiere kardeşlerin bulduğu kineodescope makinesi ile başlıyor. Osmanlı sonrasında 1920, 30'lı yıllarda Türkiye'de asıl sinema faaliyetleri başlıyor. O zamanın meyhanelerinde yapılan gösterimler sinemanın başlangıcı sayılıyor. Daha sonra azınlıklar Türkiye'ye film ithal etmeye başlıyorlar. Şimdiki Özen Film'in Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soyarslan'ın dedesi de 1940'lı yıllarda bir ortaklık kurarak Özen Film'in temelleri atıyor. 1971'de ise dedesinin vefatıyla Mehmet Soyarslan'dan şirketin başına geçmesi isteniyor.
İlk işi film ithal etmek ve pazarlamak olan şirket, bugün de hala bu misyonunu devam ettiriyor. Ancak yapımcı misyonunu da sürdürüyor. Özen Film'in yapımcılığını üstlendiği filmler arasında benim hatırladığım ilk "Çakırcalı Efe" var, sonra 1982'de Natık Baytan'ın yönettiği Güngör Bayrak ile Fikret Hakan'ın oynadığı "Toprağın Teri" var. Sonra 1997'de "Ağır Roman" ve yakın zamanda da "Kahpe Bizans", "Hemşo" ve "Asansör" var.
Özen Film'in bir işlevi de sinema işletmeciliği... Özen Film 1989 yılında Cep sinemaları kavramını Türkiye'ye getiren şirket... Bunun yanında dijital ses sistemlerini, yani sinemaların teknolojik donanımlarını yenileyen bir şirket aynı zamanda... Yani sinema adına misyonu hayli yüklü bir şirket Özen Film. Şu anda tüm Movieplex'ler, yani Suadiye, Şişli, Etiler, Nişantaşı, Çemberlitaş ve Beyoğlu Sinepop, Kadıköy Hakan, Broadway ve Hollywood'un işletmesini Özen Film yapmakta...

20th Century Fox, Summit Entertainment gibi bazı firmaların Türkiye hakları Özen Film'in elinde bulunuyor. Fox'la nasıl bir anlaşma yapıyorsunuz - yani yıllık mı, film başına mı... Ve çalışma sistemi olarak UIP ve WB'tan ne farkı var Özen Film'in?
UIP ve WB'un Türkiye'de ofisleri, bu şirketlerin filmlerinin Türkiye'deki dağıtımlarını organize eden bir bürodur. Özen Film ise % 100 Türk sermayeli bir Türk şirketidir. 20th Century Fox'ın da Türkiye distribütörüdür. Yani Fox filmlerinin sinemalara film pazarlama hakları Özen Film'e aittir. Sözleşmeler genelde yıllık yapılır ama bizim anlaşmamaız 1990 yılında yapıldı ve halen de devam ediyor. Dağıtımcılık ciddi bir iştir. O kadar ciddi bir iş ki, "Vizontele" ya da "Kahpe Bizans" gibi bir filmi yapımcı çekse de yalnız başına dağıtma şansı yok. Bunun için sinema ağının elinde olması gerekiyor. Tıpkı gazeteler gibi. Örneğin Star gazetesi normal dağıtım ağına giremiyor, kendi başına dağıtmayı deniyor. Sinemacılık da böyle birşey. Fox'ın dışında artık MGM de bizde... Şimdi Amerika'da UIP'nin bir kartel oluşturduğu gerekçesiyle dağıtılması isteniyor. MGM'in Amerika dışı dağıtımı da Fox'a geçti. Böyle olunca da Türkiye'de de otomatikman biz MGM filmlerini de dağıtmaya başladık. Summit tabii bunlara oranla daha küçük bir şirket. Onun dışında da Lakeshore, Fransız TF1 filan var. Ama onların filmleri pazara sürülüyor ve kim almayı isterse o alıyor.

Gösterim tarihleri ya da kopya sayıları gibi konularda Fox'ın ne kadar söz hakkı var?
Malın sahibi elbette ki onlardır. Bir filmin Türkiye'de gösterime girip girmeyeceği karşılıklı olarak belirlenir. Ama bazı filmler vardır, onların gösterime girmesi zaten kesindir. Filmler A,B ve C diye ayrılır. A ve B kategorisindeki filmler zaten gösterime girer. Yapımcı şirketle, dağıtımcı şirket beraber bir tarih saptar. O tarihte diğer şirketlerin hangi filmleri var bakılır. Amerika'da bu filmler tamamlanınca bize gönderilir, gösterim tarihinden 4-5 ay önce biz burda filmi izleriz ve tarzına bakarız, karşısına çıkabilecek filmlere bakarız ve bir rakam oluştururuz. Diyelim ki 500 bin kişi olsun. Bilet fiyatı ortalamasına göre de bu film için harcanacak reklam bütçesi çıkar. Ben burda reklam bütçesiyle ilgili bir taslak hazırlarım. Bunda da ayrıntıya girerim. Film için hangi gazete, hangi televizyon, kaç saniyelik reklam gibi detayları da içeren bir rapor hazırlanır ve bu rapor filmin sahibi şirket tarafından onaylanınca tanıtım kampanyası başlar. Yani radyolarla, internet portallarıyla yapılan her türlü promosyonel çalışma da yurtdışına haber verilir.

Ama mesela kopya sayısına siz karar veriyorsunuz?
Hayır tamamen birlikte karar veriyoruz. Ama mesela 100 kopya çıkacaksınız derlerse siz o filmin neden 100 kopya çıkmaması gerektiğini anlatmaya çalışırsınız. Ama illa da 100 kopya çıkmanız gerek derlerse yapacak bir şey olmaz. 100 kopya bana çok fazla bir maliyet yükler, ben 60 kopya ile daha iyi verim alabilirim diyebilirsiniz tabii ama buna ikna etmeniz gerekir...

Peki bir film gösterime girinceye yani biz seyircilerin önüne gelinceye kadar hangi aşamalardan geçiyor?
(gülerek) Adamın biri bir senaryo yazıyor... Tabii bu film Fox'ın filmiyse- yani anlaşması yapılmış bir filmse bazı aşamaları tamamen atlamanız gerekiyor. Diyelim ki bağımsız film olarak adlandırabileceğimiz bir filmi ele alalım. Amerikan Film Pazarı'na içimizden biri gitti ve bu filmi satın aldı. Film daha yapım aşamasında ve oyuncusu diyelim ki Richard Gere. Tahminen temasını da biliyorsunuzdur, bir de teaser göstermişlerdir size. Diyelim ki bu filmi almaya karar verdiniz ve telif haklarını almak için ön peşinatını ödediniz; geriye kopyaları ve reklam için gerekli mataryelin parası kalıyor. Bundan sonra satın aldığınız şirketle sürekli kontact halinde olmanız gerekir, "film ne zaman bitiyor", "Amerika'da ne zaman gösterime giriyor" şeklinde... Gösterime çıktıktan sonra burada tarih belirlemek çok daha kolay. Çünkü orda gördüğü ilgi önemli bir kıstas. Ama öyle filmler var ki Amerika'da fazla ilgi görmüyor ama burda mesela Richard Gere'i herkes seviyor ve konusu da aşksa o filme 500 bin kişi gidebiliyor. Bu arada siz de Amerika'dan diyelim ki 150 tane afiş istiyorsunuz, parasını veriyorsunuz afişler geliyor, fragmanları istiyorsunuz, dialarını istiyorsunuz, "betacam fragman gönder", "EPK diye adlandırdığımız kamera arkasını gönder" diyorsunuz... Bütün bunlar geliyor ve siz de burda hazırlığa girişiyorsunuz. Afiş baskısı, dia çoğaltılması, basın bültenleri, bannerlar... Bu sırada işletmeci arkadaşım hangi sinemalarda oynar bu film diye hazırlıklarını yapıyor. Gösterime az bir zaman kala kopyalar geliyor buraya, kopyalar altyazıya gidiyor. Eğer bu filmin promosyona açık bir tarafı varsa gazeteleri, şirketleri dolaşıp bununla ilgilenenler bulunur. "Just Visiting - Çılgın Konuklar"la Akşam gazetesi ya da "From Hell - Cehennemden Gelen" için Star gazetesiyle yaptığımız çalışmalar gibi... 10 gün kala gazete ilanları, televizyon reklamları son haline getiriliyor ve kampanya başlıyor.

Yani filmi izleyen seyircinin bilmesi gerekiyor, o film karşısına gelinceye kadar bu kadar uzun ve zahmetli bir prosedürden geçiyor...

Seyircinin bilmesi gereken çok şey var aslında... Ama parasını verip de filme gelen seyirciye benim diyebileceğim hiçbir şey yok. Çünkü filmi beğenir ya da beğenmez... Ama beni asıl rahatsız eden şey, sinema eleştirmeni ya da sinema yazarı sıfatını taşıyan insanlardır. Adamın biri ya da bir ekip oturup bir senaryo yazıyor. Zaten Amerika'da sadece Amerika için senaryo yazılmaz, yapılan film tüm dünyaya dağıtıacağından, mümkün olduğu kadar her toplum ve kültüre hitab edebilecek senaryolar planlanır, "Titanic" gibi "Basic Instinct - Temel İçgüdü" gibi. Aşk, tutku ya da gerilim ortak temalardır mesela... Yüzlerce insan çalışıyor bunda, milyonlarca dolar harcanıyor ve herkes kendince doğruyu yapmaya çalışıyor, ama bütün doğrular toplanınca sonuç doğru olacak diye birşey yok. Zevk bambaşka ve göreceli bir kavram. Ama "bu film olmamış" demek başka bir etik iş. Bu ne demek? Bu film kime göre olmamış. Benim bir iddiam vardır. Bütün bu ekipin yaptığı o iki saatlik iş, komediyse ve güldürebiliyorsa, korkuysa ve yerinden sıçratabiliyorsa, bence başarılıdır. Amaç bu değil mi zaten? Şimdi bütün bunları yapabilen bir filme biri çıkıp da olmamış deyince inanın tüylerim diken diken oluyor. Yoksa seyirci altyazıyı beğenmeyebilir, eksik yazılmış der, çünkü ağızdan çıkan herşeyi oraya yazmanın mümkün olmadığını bilmez. Ya da filmin Türkçe adını beğenmez. Ama bu farklı bir olay: "Dude Where Is My Car?"ı orijinalinden bire-bir çevirseniz seyircinin ilgisini çekmez çünkü "Ahbap, arabam nerede?" diye film adı ilgi çekmez. Ya da "Washington Square" burdaki seyirciye fazla birşey ifade etmeyebilir. Ama tabii milyonlarca satan bir romanın adıysa bu, değiştiremezsiniz: "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"nde olduğu gibi. Sonuçta ticaret yapıyoruz. Nasıl bir dükkan vitrinin süslüyorsa, biz de en iyi afişi basmaya, en doğru ismi seçmeye çalışıyoruz. Bir mala binlerce, milyonlarca dolar para yatırılıyor. Bazı filmlerin isimleri elbette ki değişmez, "Titanic", "Othello", "Bir Yaz Gecesi Rüyası" gibi... Ama "Quills" diye bir film var elinizde, ona ne diyeceksiniz? Bunun için Marquis De Sade'ı bilmek lazım. Sade'ı bilmeyen "Düşlerin Efendisi"ni de anlamayabilir. Ama Sade'ı bilen biri onun düş sattığını ve bunun için de "Düşlerin Efendisi" isminin ona çok uyduğunu bilir. "The Big Blue" için "Derinlik Sarhoşluğu" benim duyduğum en iyi isimlerden biri... Böyle şeyleri seyirci bilmeli.

Bir filmin maliyetini çıkarması için kaç seyirci toplaması gerekiyor?
Bir filmi gösterime çıkarırken hedeflediğiniz en düşük seyirci rakamı ne oluyor? Bu tabii filme bağlı bir durum. Ama 1 kişi 1 dolar olarak düşündüğünüzde, 400 bin kişi 400 bin dolardır. Ama bunun kesin bir yanıtı yok. Telif ücreti ve tüm reklam masraflarını düştükten sonra ne kalıyor onu hesaplayıp ona göre karar vermek gerekiyor. 50 kopyalık bir film 50 bin kişi getirecekse asla çıkılmaması gerekir örneğin...

Son yıllarda uygulamaya konan sistemle Türkiye'de de paralı ön gösterimler ve gala geceleri düzenlenmeye başladı. Bunun faydaları sektörde hissediliyor mu? Film tanıtımında daha farklı yöntemlerin de kullanılmaya başlandığı yeni bir dönemin başında mıyız?
Ben bu işe 1989 yılında başladım. O zaman promosyon, barter gibi kavramlar çok bilinen şeyler değildi... Oysa elinizde bir güç sinema... Bunun için de kampanyalar düzenlemeniz gerek. O zamandan beri mümkün olduğu kadar çok kampanya yaratmaya çalıştık. Bunlar içinde benim unutamadığın bir tane var: "oyuncak toplama kampanyası". Korumaya muhtaç çocuklara vermek üzere, bir medya grubunun da desteğiyle "bu filme gelin, gelirken de yanınızda eski oyuncaklarınızı getirin" diye bir kampanya başlattık, İntertoy'dan da destek alarak... Ve 50 çuval filan oyuncak toplandı. 89'da da galalar yapılırdı. Ama o zaman kendi cebimizden verirdik tüm masrafları... Sonra "neden bütün masrafı biz karşılıyoruz ki" diye düşünmeye başladım. O zaman da ortak arayışına başladım. Partnerle güç birliğine varıyorsunuz çünkü. Zaten siz sinemanızı veriyorsunuz ve bunun de parasal bir karşılığı var. Konuyla ilgilenen şirkete diyorsunuz ki "bakın ben sinemamı verdim, siz de şöyle bir şey yapın". Amerika'da Sneak Preview diye bir kavram var. Pay preview diye bir kavram var. duyuyoruz ki insanlar sinemanın dışına çadır kuruyorlar filmi beklerken... Türkiye'de fan-club anlayışı gelişmemiş. Bir tek futbolda var ama onda da klüp üyelik aidatlarını kimse ödemek istemez. Anlatmaya çalıştığım şu. Pay screening'lerde seyirci filmi gösterime girmeden birkaç gün önce izleme şansını elde eder. Sneak preview'lar biraz daha test gibidir. Alınan tepkilere bakılır ona göre tanıtımda kullanılacak kanallara karar verilir. Bizde tabii ki bunu kullanmak çok mümkün olmuyor. Sadece seyirci hedef kitlesini belirlemek için biz bir anket hazırlamıştık. Bunun da çok faydasını gördük. "Just Visiting" için bir kampanya yaptık. 200 bin liralık gazete ile insanlar sinemaya öğrenci indirimi ile girebildiler. Karşılığında da gazete bize tam sayfa ilanlar verdi, sinemaya gidemeyen insanları da sinemaya çekmeyi amaçlayarak... Daha farklı şeyler yapmaya çalışıyoruz. Zor olan taraf yaratmak, çünkü hep aynı şeyleri yapmanın bir anlamı yok.

Türkiye'de sinemacılık sektöründe, sinemaların gruplaşmaları gittikçe daha belirginleşmeye başladı. Özen Film bunun öncülerinden biri... Eskiden Şafak, Site vardı, sonra Movieplex'ler, Broadway, Hollywood vs geldi. Sinema salonlarına yatırımlarınız sürecek mi, yeni projeler var mı?
Hep var tabii ki. Sinema çok riskli bir iş. Çünkü sinema yapacağınız yer rantı da yüksek bir yer oluyor. Bugün alışveriş merkezlerininin içlerindeki sinemaların kiraları çok yüksek. Sinemanın iş yapıp yapmaması birçok değişkene bağlı, havaya bağlı, bayramlara tatillere bağlı, filmin kendisine bağlı... 89'da Şafak tek salondu şimdi 8 salon... 95'te Suadiye'de yepyeni bir kompleks yapıldı. Site 95'te yandı şimdi 5 salon olarak yeniden yapıldı. Etiler baştan yapıldı. 32 salon var şu anda işlettiğimiz. Ankara ve İzmir'de şu anda salonlarımız yok, ama anlaşmalı olduğumuz salonlar var.

Sinemalarda gösterime giren filmlerin video/DVD ve televizyon hakları da Özen Film'e mi ait oluyor yoksa video/Tv hakları ayrı bir mekanizma olarak mı işliyor?

Fox'un haklarını Cine-5 almıştı, sonra Show Tv'de de gösterildi Fox filmleri. Sonra yeniden yayın haklarını TGRT aldı bu filmlerin. Şimdi Digiturk'te de görüyorum. Fox Türkiye'de video pazarına 2001 sonuna kadar girmemişti. Korsanlıktan korktuğu için. Ama duydum ki Fox da Türkiye'de DVD pazarına 2002 içinde "Titanic"le giriyor.

Ama siz dağıtmıyorsunuz...
Hayır bizle ilgisi yok, ayrı bir mekanizma... 92'ye kadar bizim de video birimimiz vardı ama televizyon kanallarının açılmasıyla, video ölünce biz de bu birimi dağıttık. Şimdi de böyle biri birimi yeniden açmayı düşünmüyoruz.

Son yıllar içinde beklentiniz çok düşükken büyük ilgi gören ya da büyük beklentiniz olduğu halde seyircinin sırtını döndüğü filmler mutlaka olmuştur. Hiç hatırlıyor musunuz böyle filmleri?
2001 Mart Nisan'ından beri girdiğimiz filmlerin hepsinin seyirci rakamları beklentilerimizin altında kaldı maalesef. "Original Sin - Günahkar"dan çok ümitliydik ama beklediğimiz kadar ilgi görmedi. "Moulin Rouge" aynı şekilde. Bangır bangır geldiğini düşündük ama o kadar büyük bir ilgi görmedi. "Planet of the Apes - Maymunlar Cehennemi" Amerika'da ilk haftasında çok iyi iş yaptı, sonra çok hızlı bir şekilde ilgi kaybına uğradı, burda da aynı şey oldu açıkcası... Aynı korkuyu "From Hell - Cehennemden Gelen" için de duyuyorum.

Ama "From Hell" tam bayram tatilinde gösterime giriyor, bu bir avantaj değil mi? Tabii hava çok güzel olmazsa...
Evet, "Just Visiting" bizim bu aralar en büyük reklam bütçesi ayırdığımız film oldu. Ancak Cuma gününden başlayarak inanılmaz güzel bir hava vardı dışarda. Ben hep düşünmüşümdür bu güzel havada bu insanları nasıl dışardan alır ve sinemaya sokarım diye... Yapamazsınız. Pazartesi günü hava biraz bozdu, seyirci rakamları hemen Cuma seviyesine geldi. "From Hell" çok tartışmaya açık bir film. Pek çok konuyu içinde barındırıyor. Umarım doğru kitle sinemalara gelir.

Özen Film Türk filmleri dağıtımında önemli bir yere sahip. Geçen yıl gösterime giren filmlerden pek çoğunu siz dağıttınız.Geçen yıl gösterime giren filmlerinizden "Hemşo", "Deli Yürek" ve "Komser Şekspir" gibi filmler seyircinin beğenisini kazandılar ve az sayılmayan bir seyirci rakamı tutturdular. Siz memnun musunuz bu filmlerin gördüğü ilgiden?
Türkiye'de yerli filmleri dağıtan iki tane firma var, WB ve Özen Film. Ama iki şirketin sinemayla ilgili misyonları çok farklı. Israrla söylüyorum WB burada bir bürodur ve onlar çok ticari düşünmek zorundalar ve sadece iş yapacağına inandıkları filmlerin dağıtımını üstleniyorlar. Oysa bir insanın film çekmesi, bizim için yeterli. O insanın çektiği filmin pazara çıkması için bazen Özen Film, en büyük üç şirket içinde pazar payını düşüreceğini bile bile o filmi alır ve işletir. "Gemide", "Laleli'de Bir Azize", "Şarkıcı", "Maruf", "Masumiyet", "Mayıs Sıkıntısı" gibi filmlerin nasıl filmler olduğunu biz bilmiyor muyuz? Sinemaya yeni insanlar kazandırmak gerekiyor, yapılan işleri de desteklemek gerekiyor. "Özen Film dağıtınca film 5 bin, 10 bin ya da 100 binde kalıyor WB dağıtıyor 3 milyon kişi gidiyor" demek çok yanıltıcı. "Kahpe Bizans"ın kopya başına düşen seyirci ortalaması daha yüksekti "Vizontele"den... İlk hafta 225 bin topladı "Bizans" ikinci hafta seyirci sayısını yükseltti. Bütün zamanların en yüksek seyirci rakamına ulaşan filmine "Yüzüklerin Efendisi" diyorlar. Doğru değil. "Titanic"tir. 3 saat 15 dakikadır film ve 2 milyon 800 bin kişiye ulaşmıştır.

Sizce Türk sinemasının ilk olarak el atması gereken sorun ne?
Kurumsallşma ve örgütlenme. Yapımcı yok ortalıkta , yönetmenler filmin her işini üstlenmişler, neye ve kime film yapıldığı bilinmiyor. Yönetmenler bir araya gelemiyor.

Sizce Türkiye'deki sinema sektörünün ilk olarak el atması gereken sorun ne?
Resmi otoriteleri devlet ve belediye diye ikiye ayıracak olursak bu insanların sinema diye bir kavramın farketmeleri.gerekiyor. Hollywood aptal mı? Amerika'nın ihracatında birincidir bu sektör; sinema, video, televizyon hakları ve bunların yan ürünleri derken milyarlarca dolarlık bir cirodan bahsediyoruz. Neden bu kadar önem veriyorlar bu işe? Atatürk'ün zamanında dediği gibi, sinema zamanı gelecek ve barutun icadından bile önemli olacak... Şimdi biz Belediye'den afiş asmak için bir pano istiyoruz bizden bir sürü para istiyorlar. Belediyeler kültür-sanat aktivitelerinin duyurularına yer ayırma, ya da en azından belki % 50 indirim yapma cesaretini göstermeli. Devlet ise teşvik primi vermeli. Herşeye teşvik var, sinemaya yok.

Önümüzdeki dönemde Türkiye'de büyük patlama yapmasını beklediğiniz filmler var mı?
İlk defa çok ümitli olduğum bir film var: bir Spielberg filmi ve Tom Cruise oynuyor: "Minority Report"

Temmuz'da Amerika'da gösterime giriyor sanırım...
Evet bizde de Ekim ayında vizyonda olacak. Tabii "Star Wars" var. Kim ne derse desin , çekirdek kitlesi olan bir film "Star Wars"... Ve de bir ilk. 4,5,6. bölümlerden sonra 1 ve şimdi de 2. bölümle karşımıza çıkacak 16 Mayıs'ta dünya ile aynı anda bizde de gösterime girecek. Bu kez Amerika ile aynı anda çıkmak için biz çok ısrar ettik. Geçen sefer de Amerika'da Mayıs ayında çıktı film, bizi Ekim 1'de çıkmak için ikna ettiler. Ama o arada geçen 5 ay içinde binlerce insan VCD'den filmi izledi. Ama sonra film film 500 bin seyirci toplayınca da film iş yapmadı deniyor. Şu anda "Yüzüklerin Efendisi"nin 1.5 milyon rakamına ulaşması ve "Harry Potter"ın ise bunun çok altında kalmasının da tek açıklaması budur. Türkiye hırsız bir ülke, haklarını çalıyorlar başkalarının... Ve bir sürü arkadaşımı da itham ediyorum evlerine gidince çünkü evlerinde korsan VCD'ler görüyorum. Bu başkalarının haklarını çalmaktır. İçim gidiyor, çünkü bizim burda harcadığımız emeği kimse fark etmiyor.

Internet'in sinemaya desteği konusunda görüşünüz ne?
Internet sizce dünyada ve Türkiye'de sinemaya destek ve reklam anlamında etkin bir medya aracı olarak kullanılabiliyor mu? Gelecekte Internet'in sinemayla daha yakın bir bağı olacağı görüşünde misiniz? İnsanın olduğu bir yerde sinema da olmalı. Sonuçta bir eğlence bu. Geleceğin dünyasının ilkel yöntemi bence internet... PC'lerimizi saat olarak kolumuza taktığımız an, gelişmiş dünyada olacağız.

Türkiye'de sinema pazarının bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz? Hedefleriniz neler?
Türkiye kaypak zeminlere oturmuş bir ülke... 1969-70'e kadar 3000 sinema salonu vardı Türkiye'de, insanlar sinemalara koşuyorlardı. O dönemde sinemadan para kazananlar yine sinemaya yatırım yapsalardı, şimdi bir sektörümüz olurdu, o ayrı konu... Agah Özgüç dışında arşivcimiz yok, o yüzden sonsuza dek yaşamasına duacıyım onun...
Sonra televizyonun hayatımıza girmesiyle inanılmaz bir sarsıntı geçiriyor sinema ve erotik filmlerle, porno filmlerle yaşamaya çalışıyor. 80'lere dek böyle geliyor. 80'lerin sonunda majorler geliyor ve bir hareket oluyor. UIP ve WB,'un gelmesiyle gündem yaratılıyor, daha yeni filmler gösterime giriyor. 1985-2001 arasında pek çok salon açılıyor ama bir yandan da kapanan salonlar da oluyor. Hatta AFM'nin 14 salonunu kapattığını, Cinemaxx'ın isim haklarını bırakarak gittiğini filan biliyoruz. Türkiye'de zemin kaypak özetle...

Peki ya gelecek?
Orda kaldım farkındaysanız. Gelecek için çok ümitli mi olayım, yoksa karamsar mı, tam bilemiyorum, ben de emin değilim. Özellikle teknolojinin insanları kabuğuna çekilmeye zorladığı bir dönemde insanlar sinemalardan kopabiliyorlar. Ama üniversitede psikoloji derslerinde bize söylenen şu gerçeği de unutmamak gerek, insanlar birarada bulunma içgüdüsüne sahiptir ve bu yüzden de kriz anlarında, mesela savaşlarda sinemalar dolar taşar. Umarım savaş olmaz ama sinemalar dolar taşar. Ama çok da iyimser değilim. Yaklaşık 750 bin kişinin evinde VCD Player olduğunu tahmin ediyorum ve bu kişiler kalitesiz VCD'ler alıp izlemeye devam ettikleri ve sinemayı bu sandıkları sürece işimiz zor... Bu alışkanlığı değiştirmek de yıllar sürecektir...

Çok teşekkürler...

Söyleşi: Ersan Çongar


"Sektör" bölümündeki diğer söyleşiler için tıklayınız...

Bu yazıyı başkasına göndermek için


 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
 
Copyright © 2000-2003 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.