|
Umut
Sanat 90'lı yıllarda sinema sektöründe önemli atılımlar gerçekleştirdi.
Umut Sanat bünyesinde sinemacılık anlamında son 10 yılda neler değişti?
Sektöre girdiğinizde beklentileriniz nelerdi? Bunların en kadarı
gerçekleşti? Hedeflerinize ulaştınız mı?
Umut Sanat Türkiye'nin ilk telif hakları ajanslarından biri olarak
30 yıl önce kuruldu. Kurucuları ise Türkiye'deki Sinematek'in kurucularındandır.
Sinema sektörüne de vizyon sahibi olarak girdik. Amacımız seyirci
profili yelpazesini genişletmek, sadece belli bir türün değil, çeşitli
filmlerin Türk seyircisine ulaştığı bir anlayışı oturtabilmekti
ve bu anlamda da prestij bizim için çok önemliydi. Yıllar içinde
bu yerine oturdu ve amacımıza kısmen ulaştık. Her yıl verilen çeşitli
ödüller de bizim için bunun bir göstergesi... Özellikle SİYAD'ın
verdiği yılın yabancı filmleri ödülü ya da geçen hafta "Memento
- Akıl Defteri"nin aldığı Sinema Gazetesi Halk Ödülü gibi... Bu
bize gösteriyor ki hem eleştirmenler, hem de seyirci bizim gösterime
soktuğumuz filmleri seviyor, onaylıyor.
Türkiye'de
90'lı yılların başında sinema-tv fakülteleri çok azdı şimdi bu sayı
17-18'e çıktı. Tabii aslında herşey eğitime ve üretkenliğe bağlı.
Türk sinemasının bir endüstriye dönüşmesi gerekiyor. Bunun için
da iki anahtar vardı bence; biri eğitim, diğeri de üretiminin fazlalaşması.
90'lı yıllarda bu ikisi de gerçekleşti diye düşünüyorum. 2000'lere
girerken artık Türk sinemasının durumu da, Türkiye'de dağıtılan
yabancı filmlerin çeşitliliği de bunu gösteriyor.
Umut Sanat'ın bir de televizyon ayağı var, televizyonda izlediğimiz
filmleri pek çoğu Umut Sanat aracılığıyla televizyonlara satılıyor...
Evet ama televizyonları sadece filmle beslemiyoruz. Başka programlar
da veriyoruz, format haklarını televizyonlara satıyoruz, "Çarkıfelek"
gibi yarışmaların örneğin, fikir lisanslarını veriyoruz, Türk versiyonları
yapılabilsin diye. Çizgi filmden tutun dizilerden belgesele kadar
her türlü programı sağlıyoruz televizyonlara... Filmlerle ilgili
şöyle bir çalışmamız oluyor, bazı firmaların Türkiye'deki tek yetkili
ajanslığını yapıyoruz. New Line, Canal Plus gibi. Sinemaya getirdiğimiz
filmlerin tüm görsel hakları da zaten bize ait oluyor. Ya da bazı
televizyon filmlerini ya da sinemada göstermemiz söz konusu olmayan
filmleri doğrudan televizyonlara satıyoruz.
Televizyon sektörünün büyümesi de sizin büyümenizle paralel yürüyor
bir yerde...
Tabii, özel televizyonlar açılmaya başladıktan sonra bizim de müşterimiz
arttı. Eskiden televizyon kanalı olarak tek müşterimiz TRT idi.
Yine o konuda da belli hedeflerimiz var. Birçok eğitim kataloğunun
Türkiye'deki temsilciliğini yapıyoruz, belgesellerin de. Örneğin
"İpek yolu" en az 4-5 kere değişik kanallarda gösterilmiştir. Kaliteli
iyi yapımın doğru bir eğitim vermek gibi bir misyonu var bize göre,
yarışmalar da buna iyi birer örnek olabiliyor. Bunun dışında bir
de çizgi film stüdyomuz var. Dünyada genel bir kuraldır televizyonculukta,
çizgi filmlerin payı % 33'tür. Çünkü çizgi filmler yeni jenerasyonlara
açık birşey. Bir de şu var, çocuklara % 100 yabancı kültürü veren
şey aslında çizgi filmler, biz de çocuklara Türk kültürünü biraz
daha iyi verebilmek için bu çizgi film stüdyosunu açtık. "Nasrettin
Hoca" ve Piyale Madra'nın "Piknik"ini hayata geçirdik. Bunları da
bir vizyon, bir hedef olarak görüyoruz.
Umut
Sanat iki adet Türk filmine de yapımcı olarak imza attı bu 10 yıl
içinde: "İstanbul Kanatlarımın Altında" ve "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar".
Nasıl gelişti bu yapımcılık süreci, sonuçlarından memnun musunuz
ve devamı gelecek mi?
Evet devam edecek. Bizi cesaretlendiren ve doğru bir iş yaptığımızı
gösteren ödüller oldu zaten. Bu iki filmin de yapımcılığını üstlendik;
birinden kazandık, öbüründen kaybettik. Her ikisinden de yapımcı
olarak tatmin olduk Türk sinemasına birşey verebilme anlamında...
Özenli çalışmalar oldular çünkü. "İstanbul Kanatlarımın Altında"
o dönemden bu döneme uzanan bir kapı açtı diye düşünüyoruz. Çünkü
"İstanbul"un sadece 9 kopyayla o dönemde 500 binin üzerinde seyirci
toplaması Türk filmlerinin vizyon bulmasına neden oldu...
Bir yerde çıtayı yükseltti...
95 yılına kadar, 10-13 yıllık bir dönem vardı ki Türk filmleri vizyona
giremiyordu, girse bile tek kopya giriyordu, o da 2-3 bin - en fazla
10 bin seyirci çekiyordu. Sonra "İstanbul Kanatlarımın Altında"
gösterime girdi. Onu "Eşkıya" izledi. Bundan sonra zaten Türk filmi
üretiminde artış görüldü, çünkü yapımcılar, Türk sinemasına yatırılan
paranın geri dönebileceğini gördüler.
"Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" yien bir dönemin Türkiye profilini
çizen bir filmdi; hayatla bağlantılı olarak takım ruhunu ve bunun
Türkiye'nin en büyük çıkmazı olduğunu anlatıyordu. Ben şahsen bunu
Türkiye'nin bugünkü durumunun sebebi olarak görüyorum, yani bir
birlik olamamamızı... Elbette ki değişik düşünceler, yapılar olacak,
birbiriyle çatışacak ondan yeni şeyler çıkacak ama, herkes ayrı
bir şey söyleyip herkes birbirini kösteklediği zaman hiçbirşey vücuda
gelmiyor. "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" 2000 Kasım'ında yaşadığımız
ilk ekonomik krizin hemen ardından gösterime girdi ve ordan bir
darbe yedi. O aylarda Türkiye'deki sinema seyirci sayısı % 40 oranında
azaldı. Filmin seyirciye ulaşamama sebepleri ben de hala soruyorum
kendime, çünkü filme giden hemen herkes filmi sevdi. Belki biraz
uzun geldi, belki kadın seyirciyi çekmedi - futboldan çok hayata
ve Türkiye'ye dair bir film olmasına rağmen... Biraz minyatür tarzı
işlenmiş bir filmdi ve bir Türkiye profili çiziyordu ama bir tek
kahramanı yoktu.
Peki
geçen yıl içinde gösterime giren "Amelie", "Yüzüklerin Efendisi"
gibi filmlerinizin gördüğü ilgiden memnun musunuz?
Evet 2001 sonunda yüzümüz güldü diyebilirim, gerek "Amelie", gerek
"Yüzüklerin Efendisi" için çok çalıştık. Filmler de iyi olduğu için
iyi seyirci profilleri çizdiler ve çizmeye de devam ediyorlar.
Türkiye'de sinema pazarının yarınını nasıl görüyorsunuz?
Öncelikle çeşitli dernek ve kuruluşların üretimi arttırması gerektiğine
inanıyorum. Bunun yanı sıra, hem üretilen filmlerde, hem de ithal
edilenlerde sanatsal kaygıların biraz daha artması şart. O kaygılar
yerine oturduğunda, "Türkiye'deki seyirci profili de yerine oturacak
ve gözlemlediğim kadarıyla bu konuda bir gelişme var.
Amerikan pazarlama sisteminde söylenen birşey vardır: Sinema, bütün
moral bozukluklarının bir çıkış noktasıdır aslında. Çünkü o iki
saat boyunca ya kendinizle başbaşa kaırsınız, ya da sadece izlediğiniz
filmle... Aslında sinema, Türkiye için de bir moral kaynağı... Ve
ben Türkiye'de sinema sektörünün geleceğini aydınlık görüyorum...
Çok teşekkürler...
Söyleşi: Ersan Çongar
|