KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

Vizyon Programı
Gelecek filmlerin vizyon tarihleri...

Film Arşivi

Haberler
Sinema dünyasında neler oluyor?

Kamera Arkası
Yapım aşamalarına ait ilginç ayrıntılar...

Kameranın Arkasındakiler
Yönetmenler hakkında bilmek istedikleriniz.

Tanıdık yüzler
Sinema oyuncularını yakından tanıyın...

Foto-klik

Gereksiz Bilgiler

Replik

Özel Dosya

Söyleşi

Sektör

 
  Söyleşi

Yönetmen Patrice Leconte ile "Zevkler Sokağı" üzerine...

Zevkler Sokağı” senarist Serge Frydman ile yaptığınız üçüncü film. Birlikte nasıl çalışıyorsunuz? Bu birliktelik size bir yönetmen olarak neler getiriyor?

Serge Frydman ve ben, ‘Les Grands Ducs’ ve ‘The Girl on the Bridge’i birlikte yazarken sık sık buluşup sert tartışmalara giriyorduk. Bir gün ‘Kafamda uzun zamandır dolaşan bir fikir var. Film Alman işgalinden kurtuluş yıllarında tüm genelevlerin kapatıldığı dönemde geçiyor. Bunu yazmak istiyorum. İlgilenir misin?’ dedi. Yeteneğini bildiğim için ‘İstediğini yaz, yazdığın herşeyi çekerim’ diye karşılık verdim. Serge’in senaryolarında en sevdiğim şey, görüntülerin, ışığın ve ritmin kağıt üzerinde oluşuvermesidir. Beni hemen havaya sokuyor, filmi kafamda görmeye başlıyorum. Serge öncekilerin aksine ‘Rue Des Plaisirs’i tek başına yazdı. Daha sonra ilk taslağı birlikte tartıştık, birkaç değişiklik yaptık. İlk taslakla çekilen senaryo hemen hemen aynı diyebilirim.

Filmde dekor, kostüm, makyaj, ses, müzik ve şarkılar incelikle işlenmiş. Ne tip belgesel materyaller kullandınız?

Sizi düş kırıklığına uğratacaksam özür dilerim ama dönem filmi yapıyorum diye çok araştırma yapmam. Tarih konusunda çok iyi değilimdir. Daha çok hayal gücümden yola çıkarım. Filmin pek çok sahnesi bir genelevde geçiyordu. Genelevler konusunda derin bir araştırmaya girdiğimi söyleyemem. Eğer film daha gerçekçi olsaydı, daha az neşe ve cazibe olurdu. Doğu Sarayı adlı genelevin planlamasını yaparken şampanyaların köpüklendiği, dekolte kadınların kahkahalar attığı, havada tenin ve pudranın o tatlı kokusunun uçuştuğu bir zevk yeri olarak düşündüm. Oyuncularıma bu genelevin idealize edilmiş bir yer, bütün kızların mutlu ve müşterileriyle odaya çıkarken neşeli olduklarını, hatta genelevin kapatılmasının onları sarstığını söyledim.

Filmlerimin analizini yapmam, bu benim işim değil ama filmlerimde kullandığım mekanların genellikle korunan ve çevreden soyutlanmış yerler olduğunun farkına vardım. Örneğin ‘Ridicule’deki Versailles sarayı, ‘The Vidow of Saint Pierre’deki uzak ada gibi... Eğer yeterince dikkatli incelerseniz ‘French Friedvacation’daki Club Med’e kadar uzandığını göreceksiniz. ‘Rue Des Plaisirs’teki genelev aslında çok güzel bir gezegene benzer. Kapıdan içeri girdiğinizde farklı bir dünyaya geçiş yapmış olursunuz. Kendinizi iyi hissedeceğiniz bir dünyaya...

1930’lu ve 40’lı yıllarda popüler olan ve düşmüş kadınların hayatını, ayrılığa mahkum aşkları anlatan realist şarkıların bu film için önemli esin kaynağı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu şarkılar filmin ruh halinin belirlenmesinde ince ayar işlevi gördü diyebilirim. Şahsen ben bu tür şarkıları gece gündüz dinlemem ama Serge Frydman çok iyi bilir. Bu yüzden senaryoya yeteri kadar kattı. Bunlar çoğu zaman dramatik, hatta melankolik ve dinleyen üzerinde talihsizlik etkisi bırakan şarkılardır. Ancak bu şarkılarda sözü edilen ‘kader’ kavramının mutlaka trajik olması gerekmez. Filmin genel havası üzerindeki en büyük etkilerinin ‘büyük mutluluk’ ve ‘büyük üzüntü’ kavramlarını yanyana getirmesi olduğunu söyleyebilirim. Böylece filmimiz iki kutuplu tona kavuştu.

Filmde altı çizilen bir unsur daha var. Amerikan müziğinin Fransa’ya ABD ordusuyla beraber geldiği görülüyor. Bazı swing şarkıları ekledim. Çünkü filmin belli bir ritminin olmasını istiyordum. Filmdeki her şey statik değil, hayat dolu ve capcanlı olmalıydı.

Daha açılış sahnesinden itibaren filmin iki ayrı dönem arasında dalgalandığı gözleniyor. Filmin öyküsü genevlerin ‘altın günlerini’ anımsayan üç fahişe tarafından anlatılıyor. Üçünün de gözlerinde nostaljiyi görmek mümkün. Bu fikir nereden kaynaklandı?

Serge Frydman aslında öyküleri üçüncü şahıslar tarafından anlatılan filmleri sever. Burada Doğu Sarayı’ndan gelen iki ‘genelev kızı’nın, Marion ile Küçük Louis’nin öyküsünü kendilerinden daha genç bir ‘sokak kızı’na anlattığını görüyoruz. Onlar filmin akışı boyunca periyodik olarak ortaya çıkmak suretiyle nostaljik boyut ve lezzet katma işlevini üstleniyorlar. ‘Eskiden genelevlerde mutlu bir hayatımız vardı, şimdi sokaklardayız’ dediklerini duyarız. Filmin konusu genelevlerin kapatılmasını öngören Marthe Richard yasasının yürürlüğe girişinden dört beş yıl sonrasında geçer. Kızlar geçmişi özlem dolu gözlerle anımsarlar. Çünkü Marion ile Küçük Louis’nin öyküsü pırıl pırıl bir örnektir.

Karakterleri inceleyecek olursak, Küçük Louis ile Marion arasındaki aşk ilişkisinin sonuna kadar konuşulmadan kaldığı görülüyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Sinema sanatı denilen olgu sanki aşk üzerine öykülerin anlatılması için icat edilmiş gibidir. En büyük aşk öykülerine bakarsanız bunların çoğunda karşılıksız kalmış tutkuların anlatıldığını görürsünüz. ‘Rue Des Plaisirs’te Küçük Louis adlı bir erkeğin başına gelenler anlatılır. Bu erkek, asla sahip olamayacağını bildiği bir kadına delicesine aşıktır. Bu nedenle bütün hayatını sevdiği kadını mutlu edecek başka bir erkek bulmaya adamıştır. Çok da özgün bir öykü çizgisi olmadığının farkındayım. Klişe arayanlar filmin konusuna bakınca sözgelimi ‘Cyrano de Bergerac’ öyküsüyle paralellik kurarak bunun bir tür ‘Cyrano Genelevde’ filmi olduğunu söyleyebileceklerdir. Oysa benim düşünceme göre buradaki aşk öyküsü hem zengin, hem de dokunaklıdır. Çünkü karanlığın melodramatik boyutunu barındırdığı ölçüde neşe ve iyimserlik de içerir.

Asla sizin olmayacak bir kadını sevmek son derece üzüntü verici bir durumdur. Özellikle de bunu çok iyi biliyorsanız daha da üzücüdür. Şahsen ben Küçük Louis’deki acının boyutunun çok daha büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü karşılıksız aşkı için gözyaşı dökmek yerine tüm enerjisini sevdiği kadın için bir başka erkek bulmaya yönlendiriyor. Bence bu aşkın en görkemli boyutudur.

Peki Marion bu ilişkiye nasıl bakıyor?

Marion’un tatlı, şeker gibi ve sevimli bir kadın olduğu söylenemez. Çünkü o Rahibe Teresa değil. Marion bir fahişe ve Küçük Louis de genelevin bütün ayak işlerine koşturan erkek. Orada kızların hizmetlerini görmek için bulunuyor. Marion da o kızlardan birisi. Dolayısıyla Küçük Louis’nin aşkının farkında olması gerekmiyor. Kendisini ne kadar derin bir aşkla sevmekte olduğunun tam anlamıyla farkına vardığı söylenemez. Eğer kız bunu anlayabilseydi en azından onunla konuşabilir, belki de ona bir kız arkadaş bulabilirdi. Ama neresinden bakarsanız bakın farkında bile değil...

Psikolojiyi aşırı basitleştirmek pahasına da olsa Küçük Louis’nin cinsel gelişiminin çocukluk yıllarında durmuş olduğunu söyleyebilir miyiz? Tamamen şehvete dayalı ilişkilerin olduğu bir ortamda yetişmesi nedeniyle cinsel dürtülerini kaybetmiş olabilir mi? Çünkü onu başka kızların peşinde koşarken görmüyoruz...

Bir filmin senaryosunu hazırlarken karakterlere belli bir özgeçmiş ya da psikolojik profil yüklenir. Ancak bu filmde Küçük Louis’nin cinselliğiyle pek fazla ilgilenmedik. Kimbilir belki de onun cinselliği hala tatmamış bir çocuk olduğunu kabullenecek kadar cesur olamadık. Doğrusunu söylemek gerekirse Küçük Louis’e bir etiket yapıştırmayı istemedik. Fahişelerle dolu bir ortamda yaşıyor olmanın getirdiği duygusal fırtınalar, bu karakter için gereken çekim gücünü yeterince oluşturdu.

Marion ile Dimitri birbirlerine yakınlaşmış durumdayken Küçük Louis’nin de onların çok yakınında olduğu sahneler var. İkisi gece boyunca seks yaparken onları duyuyor olmalı...

Zaten Küçük Louis’yi acınası bir karakter yapan durum da buradan kaynaklanıyor. Genelevde çalışan fahişeler bu adama yeterince saygı göstermeyip yok sayıyorlar. Onun incinebileceğinden bir an bile kuşku duymadan burnunun dibinde aşk yapabiliyorlar. Eğer Marion bu adam tarafından çok sevildiğinin bir an için farkına varmış olsaydı, onun bulunduğu bir ortamda bir başka erkekle bu derece yakınlaşmazdı. Çünkü böyle bir davranış bilinçli yapılırsa sadistlik olur.

Bir genelevin idealize edilmiş portresini çizdiğinizi söylediniz. Bu doğru. Çünkü gerçek yatak sahneleri göremediğimiz gibi polis baskınları, cinsel hastalıklar, kadın satıcıları, fiziksel şiddet ve argo konuşmalar da yok.

Filmin büyük bölümü genelevde geçiyor olsa da ‘Rue Des Plaisirs’ genelevler üzerine bir belgesel değildir. Marion adlı bir fahişenin yaşadığı aşk öyküsüdür. Genelev olgusunun tüm negatif yönlerini yok ettik. Filmlerimde gerçeklik olgusunu yansıtmak gibi bir derdim hiç olmadı. Yaşadığım dönemin güncesini tutan bir tarihçi de değilim. Tek istediğim seyirciyi bir yolculuğa çıkartmaktır. Böylece ben de aynı yolculuğa çıkmış olurum. Hayata ayna tutarak ne kadar zor olduğunu gösteren filmlere bağlılık duymam. Hayatın ne kadar zor olduğunu, genelevlerin aslında böyle olmadığını ben de biliyorum ama bu zorlukları göstermekle ilgilenmiyorum. Tek amacım insanların yaşamına bir tutam keyif ya da keyifsizlik katan filmler yapmak.

İyi midir kötü müdür bilemem ama filmlerimde ve yaşamımda herşeyin aydınlık yönüne bakma gibi bir alışkanlığım vardır. Böyle olması gerçek dünyadan kopuk olduğum anlamına gelmez. İnsanları bir filmin gösterimi süresince bambaşka yerlere götüren, gerçek hayattakinden daha hoş dünyalara taşıyan filmler yapmayı seviyorum, hepsi bu...

Biraz da oyuncu kadrosundan söz eder misiniz?

Bu filmin senaryosu yazılırken aklımızda belli oyuncu isimleri yoktu. Bu açıdan ‘The Girl on the Bridge’ten farklıdır. Serge ile birlikte o filmin senaryosunu yazarken özellikle Vanessa Paradis’i düşünerek yazmıştık. Küçük Louis rolü için Patrick Timsit’i düşünme fikri oldukça erken gelişti. Uzun yıllardır Patrick’in hayranıyım. Onda öylesine bir yaşama gücü, enerji ve heyecan vardır ki, bu filmde birlikte çalışmanın çok iyi bir fırsat olacağını hissettim.

Patrick Timsit bir projeye inandığı zaman kolay motive olan, inanç gücü yüksek bir aktördür. Kimi günlerde kişisel birtakım sorunlar ve kuşkular yaşıyor olabilir ama bunları çevresine göstermemeyi başarır. Bu yönlerden bakınca Küçük Louis karakteriyle çok benzerliği olduğunu biliyordum.

Marion karakterine gelince.... Laetitia Casta’nın ismi aklımın bir köşesinde hep vardı. Bir önceki filmi olan ‘La Bicyclette Bleue’i izlememiştim. Onu ilk olarak televizyon ekranlarında ‘Asterix’in tanıtımı için katıldığı bir talk show programında gördüm. Fotojenik güzelliğiyle o anda beni esir aldı diyebilirim. Ancak Laetitia’yı düşünmemin tek nedeni bu değildi elbette. Christian Clavier, Jean-Pierre Castaldi ve Gerard Depardieu gibi profesyonel isimler arasında son derece masum ve doğal havasıyla beni büyüledi.

Daha sonra bir gün tanıtım amacıyla sete davet edildi. O gün dikkatle bakınca bu kızda çok daha ilginç bir altyapı olduğunu fark ettim. Çevresindekileri neşelendirmesini bilen hayat dolu, capcanlı bir kişilik yapısı vardı. Kendi kendime, ‘Bu kız bir gün ünlü olmalı’ diye düşündüğümü anımsıyorum. Laetitia Casta’yı daha o gün ‘Rue Des Plaisirs’ için mimlemiştim.

Daha sonra senaryo taslağını vererek okumasını istedim. Bu arada filmde portresini çizeceği Marion karakterinin özellikleri konusunda da uyararak, ‘Marion çevresine ışıltı saçan bir kız değil. Film boyunca ya bir ya iki kez gülümsüyor, bunun dışında genellikle ciddi duruyor. Çevresine kapalı ve zor bir karakter çizmelisin’ dedim.

Marion rolü en baştan itibaren ona cazip gelmişti. Ancak ‘La Bicyclette Bleue’i izlemediğim için ona ne kadar güvenebileceğim konusunda kararsızdı. Bu yüzden istersem ekran testine girebileceğini söyledi. Genelde insanlara güvendiğimi, Marion rolünün üstesinden rahatlıkla gelebileceğini anlattım. Zaten o da güvenimi boşa çıkartmadı ve henüz 23 yaşında tecrübesiz bir oyuncu olduğu halde Marion rolünü başından sonuna kadar kusursuz bir şekilde oynadı.

Filmin oyuncularından birisi de, Dimitri rolünde kamera karşısına geçen Vincent Elbaz’a gelince... Filmlerini daima sevmişimdir. Dimitri rolünü teklif ettiğimde çok sevindi. Üstleneceği karakter konusunda soru yağmuruna tuttu. Cevap olarak Dimitri’nin açık olduğu ölçüde gizemli bir erkek olduğunu anlattım. Marion’a olan aşkını açıklarken samimi olduğu kesin ama aynı zamanda her an onu terk ederek ortadan kaybolabilecek bir yapısı da var. Kısacası güvenilmez bir erkek o... Hiç kimse nerede yaşadığını tam olarak bilmiyor.

Siz kamera da kullanabilen ender yönetmenlerden birisiniz...

Kamera kullanmaya ‘Tandem’i çekerken başlamıştım. O günden sonra bu işe çok bağlandım. Kamera çalışması aslında bir filmin ekrana yansıyan halinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ayrıca aktörler de yönetmenin gözünün üstlerinde olmasını severler. Ne zaman bir yönetmeni monitörün başında görsem, ‘Eyvah, çektiği filmi televizyon ekranından izliyor’ diye üzülürüm. Bence bu yönetmenler için büyük bir tehlikedir. Çekilen filmi video monitöründen izledikleri sürece kaçınılmaz olarak yakın çekimlere ağırlık verirler. Çünkü geniş açıyla yapılan çekimlerde küçük ekranda doğru dürüst bir şey görünmez. Bu da bakış açısının tümüyle yok olması sonucunu getirir.


Diğer söyleşiler için tıklayınız...
Bu yazıyı başkasına göndermek için


 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
 
Copyright © 2000-2003 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.