KATEGORİLER        SERVİSLER   
 

 

Vizyon Programı
Gelecek filmlerin vizyon tarihleri...

Film Arşivi

Haberler
Sinema dünyasında neler oluyor?

Kamera Arkası
Yapım aşamalarına ait ilginç ayrıntılar...

Kameranın Arkasındakiler
Yönetmenler hakkında bilmek istedikleriniz.

Tanıdık yüzler
Sinema oyuncularını yakından tanıyın...

Foto-klik

Gereksiz Bilgiler

Replik

Özel Dosya

Söyleşi

Sektör

 
  Söyleşi

Sofia Coppola

Sofia Coppola Kuzey California'da büyüdü. İki filmde kostüm dizaynı yaptıktan sonra, California Sanat Akademisinde güzel samatlar okudu. Daha sonra yazıp yönetmiş olduğu "Lick the Star" (Venice International Film Festivalinde açılış filmi oldu) filminden sonra " The Virgin Suicides" ı yaptı. Pulitzer ödüllü Jeffrey Eugenides'in " The Virgin Suicides" romanını adaptasyon yaparak senaryoya döktü. Filmde Kirsten Dunst, Josh Hartnett, James Woods ve Kathleen Turner başrolleri oynadı. Sofia Coppola bu film ile MTV'nin en iyi yönetmen ödülünü aldı.

Sofia Coppola ve Ross Katz (yapımcı) ile "Lost In Translation - Bir Konuşabilse..." üzerine...

Sofia, bugüne kadar yaptığın işlerde, hep genç kadınların dünyasını anlattın. Ama şimdi, Bill Murray'la çalışarak, daha yaşlı erkeklerin dünyasını da keşfettin galiba...

Sofia Coppola:... Japonya'da orta yaş krizine giriyor, zaten kafası çok karışık. Filmde, Charlotte, henüz yirmilerinin başında " benim hayatım ne olacak" krizinde. Bob'la ikisi aslında tamamen birbirlerinin tersi şeyler yaşıyorlar, Charlotte daha yeni evlenmiş, Bob ise, yıllardır evli. Tam bulundukları noktada, aralarında bir yoldaşlık ilişkisi başlıyor. Her iki karakter de, çok benzer bir bunalım geçiriyorlar, bunun üstüne bir de yabancı bir ülkede olmak biniyor. Toz duman arasında, hayatını anlamaya çalışmak ... ben bunu hep yolculuklarda yaparım, evden uzak olduğum zamanlarda böyle şeyler düşünmeye başlarım.

Ross Katz: Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri, Sofia'nın tanıştığımızda kurduğu cümleydi: "Bill Murray benim baş rol oyuncum olacak" dedi. Bu filmi onsuz düşünemedik. Eğer bu konuda onunla hemfikir olmasaydım, Sofia herhalde bu filmi yapmayacaktı. Murray, gerçek bir başrol oyuncusu ve performansı, bence şahane.

'Lost in Translation' nasıl doğdu pek.. Yoksa bu da bir yolculukta mı olgunlaştı?

Sofia Coppola: Yirmili yaşlarımın başında ve ortasında Japonya'da bir süre kaldım ve çok etkilendim. Herhelde, iki yıl içinde altı yedi kere gitmişimdir, sırf Tokyo'da olmak için, oradaki Park Hyatt otelinde kalmak için. Tokyo'da geçen bir şey yapmak istiyordum, otellerde hep aynı insanların yanından geçip gitme fikri de hoşuma gidiyordu. Bu insanlar birbirlerini hiç tanımasalar, hiç konuşmasalar bile aralarında bir tür bir yoldaşlık ilişkisi oluyor. Ayrıca Japonya'da bir yabancı olmak... her şey abartılı geliyor insana. Jet lag olmuşsun, ve gecenin yarısında hayatını düşünüyorsun.

Ayrıca Bill Murray'ı çok severim, duygusal yönünü vurgulayacak bir şeyler yazmak istedim onun için, Rushmore'da bu yanını biraz olsun hissediyorsunuz zaten ama, bu yanını daha yakından tanımak istedim. Ayrıca, çok karışmak istemediğin bir şeyin tam ortasına düştüğünü fark etmenin komik bir yanı da var.

Ross, sen bu projeye nasıl katıldın?

Ross Katz: Birlikte başladık. Laramie Project'i bitirmek için Los Angeles'deydim. Sofia'nın menezeri Bart Walker beni aradı ve "Sofia ile tanışmak ister misin?" diye sordu. Ben de "Deli misin, bence o en iyi filmcilerden biri" dedim. Virgin Suicides'ı çok beğenmiştim çünkü. Buluştuk, biraz çıkma teklif etmek gibi bir şeydi işte. Toplantımız bittiğinde müthiş bir mizah duygusu ve geniş bir perspektifi olduğunu düşünüyordun. Yapmak istediği filmleri gerçekten çok iyi anlıyor. En küçük ayrıntı bile onun için son derece açık. Bu işi gerçekleştirmesine yardım etmek istedim. Telefonun başında bekledim durdum, sonunda aradı. Çok sevindim.

'Lost In Translation'ı konuşmaya başladığımızda, Charlotte'un (Scarlett Johnson) yolculuğunu anlatmak istediği açıktı. Buna ek olarak, Bob Harris karakteri de çok iyi çizilmişti. Filmi şu manada düşünüyordu, insanın hayatında bazı anlar olur, bir bağlantı yaşanır, baştan fazla bir anlam ifade etmez, senin dünyana pek uymaz, ama burada birine bağlanıverirsen. Hayatlarında her şey sanki aynı gibi görülse bile, insanlar farklı yerlerden gelmişlerdir. Sofia, çok kısa bir süre yaşanmasına karşın, bir ömür boyu insanın hafizasından silinmeyecek bir şeyden söz ediyor. Bence bu filmi en iyi tanımlayan cümle bu.

Sofia, Senaryoyu yazmak için Japonya'ya mı gittin, yoksa farklı etkiler de mi söz konusu?

Sofia Coppola: Senaryoyu Japonya'da yazmadım. Japonya'ya çok gittim, bir sürü de fotoğraf çekmiştim. Filmde gördüğünüz yerlerin çoğu, benim dolaştığım yerler zaten. Dostum Charlie Brown beni hep gezdirir. Bu tabii ki onun lakabı, asıl adı, Fuhimiro Hayashi. Onu uzun zamandır tanıyorum, Japonyada bir moda dergisi yayınlıyor. Çarli'de tercüme bir kişiliktir, durmadan "Tanrı Kraliçeyi Korusun" söyler. İşte beni filmi çekmeye özendiren görüntülerden biri de buydu.

Çekimlere başlamadan bir yıl kadar önce dostlarımla birlikte Japonya'ya gittim, bana ilginç gelen her şeyi de kameraya aldım, senaryo üzerine çalışmaya da sonra başladım. Senaryoya koyduğum şeylerden biri şu: Otelde oturup, havuzdaki "aquaerobics" seyretmek ve shabu-shabu yemek deneyimini yaşamak.

Ayrıca Japonya'da bir sürü reklam kampanyası görüyorsun, Amerikalı oyuncular ürünleri sunuyorlar ve bundan biraz utanıyorlar. Bence çok komik aslında. Yani riyakarlık etmiyorum tabii, ama Japonya'da olmak ve Bradd Pitt'in kahve sattığını görmek gerçekten garip geliyor insana, bu Japonya'ya özgü bir şey aslında, Fransız kahvesinin taklidi gibi.

Filmin tamamı Japonya'da geçiyor. Peki, tümü Amerikalı olan bir ekip, özellikle de filmin bağımsız ve mütevazı bütçeli olduğunu da düşünecek olursak, böyle bir maceranın içinde nasıl yer aldı?

Sofia Coppola: Büyük bir maceraydı. Tokyo'da en sevdiğim şeylerden biri de Avrupa'dan çok farklı olması, çok daha yabancı ve kültür ve dil bağlamında da çok farklı olması. Her şey farklı, hatta bakkaldan alışveriş bile. B:ir sürü adet ve kural öğrenmek zorunda kalıyorsun. Biraz erken gittik biz de. Amerikalı sekiz kişiydik aslında, geri kalan oralıydı.


Bill Murray ile çalışmak nasıl bir şey?

Sofia Coppola: Her şey beklediğim gibi oldu. Onunla Tokyo'da olmak gerçekten eğlenceliydi. Son derece hevesliydi, ekiple uyumu harikaydı, herkesle takıldı. Müthiş bir doğaçlamacı, sahnelere çok şey kattı.

Ross Katz: Hiç unutmuyorum, bir keresinde mekan sahiplerinden biriyle sorun çıktı aramızda. Bill hemen oraya koştu ve adamı son derece komik bir bir şekilde kucakladı ve "N'olur, N'olur, bir saatçik daha ver bize" dedi. İnanılmaz bir şeydi. Biz eğer bu filmi istediğimiz gibi yapabildiysek, ona çok şey borçluyuz. Onunla birlikte olmak çok hoştu. Gerçek hayatında son derece cömert ve nazik bir insan. Ayrıca bu güne kadar tanıdığım en düşünceli, zeki ve kültürlü insanlardan biri. Set ekibiyle birlikte malzeme topladı mesela. Sonra çekim boyunca yorgun düşenleri, odasına çağırıp, şampanya ve beykınlı yumurta ikram ediyor ve birlikte televizyon seyrediyordu.

Sofia Coppola: Kahvaltı ve televizyon, çok hoştu.

Sizce seyirci bu filmde ne bulacak: Bir an, bir ruh hali ya da özel bir duygu mu?

Ross Katz: İnşallah seyirciler de benim bulduğum şeyleri bulur. Bence Bob ya da Charlotte gibi olup olmamanız fark etmez. Herkes, bir noktada bazen biracık kaybolur ve tam da böyle bir noktada bir başkası ile buluşur. Ve bu buluşmayı bir daha asla unutmaz. Bence, Lost In Translation, çok komik bir film olmasının yanı sıra, son derece özel ve sıcak bir film. Bu filmle herkes farklı bir ilişki kuracak bence.

Film hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız...

 

  I Anasayfa I Sinema-tv I Müzik kutusu I Kitap I Lezzet-mekan I Teknoloji I Moda-stil I Haber I Foto-klik I Burçlar I Ropörtajlar I Farklı Kalemler I
I e-mail I Chat I Forum I Club I Arama I Reklam I Kurumsal I Destek I Bize yazın I Kariyer I Promosyon I
 
 
Copyright © 2000-2003 TOL BİLGİ İŞLEM HİZMETLERİ A.Ş. Tüm hakları saklıdır.