|
Zengin,
komik, romantik ve tabii ki İngiliz... Yaşı 41 ve dünyaca ünlü model
Elizabeth Hurley'le beraber, hatta çiftin bir de "Simian Films"
adında yapım şirketi var. İngiliz olmasına rağmen tipik İngiliz
özelliklerinden uzak, örneğin ne mesafeli ne soğuk bir duruşu var
hayat içinde; aksine çok cana yakın ve de sevimli... Canlandırdığı
karakterlere, seyirciye çok sıcak gelen bir samimiyet katmayı
başarıyor, çok yüksek bir mizah yeteneği yok ama sempatikliği,
mahçupluğu, romantikliği onu "tatlı aşık" yapmaya
yetiyor. Sözünü ettiğimiz kişi, Oxford mezunu, sinema kariyerine
1982 tarihli "Priveleged" ile başlamış ve 90'ların ortalarından
itibaren star olmuş Hugh Grant'ten başkası değil.
22 yaşında başladığı sinema kariyerindeki ilk çıkışını bir Merchant
- Ivory filmi olan "Maurice" (1987) ile Venedik Film Festivali'nde
en iyi erkek oyuncu ödülünü alarak yaptı Hugh Grant. Bu arada bir
çok televizyon filminde ve dizisinde de rol aldı. Daha sonra ise
Polanski'nin belki de 90'larda gerçekleştirdiği en iyi film olan
"Bitter Moon - Acı Ay" (1992) da Kristin Scott Thomas'ın
genç, tecrübesiz ve şaşkın nişanlısı rolünde izledik. Esas çıkışını
gerçekleştirdiği ve kendisinin de dolayısıyla starlık mertebesine
yükselmesini sağlayan film ise "Four Weddings And A Funeral -
Dört Nikah ve Bir Cenaze" (1994) oldu. Ufak bütçeye sahip bu
mütevazi İngiliz filmi, tüm dünyada beklenmeyecek bir gişe yapıyor
ve Hugh Grant'i de zirveye taşıyordu. Aslında bu film sayesinde
de herkesin kanıksadığı Hugh Grant imajı çizilmiş oluyordu. Tüm
herkesin sevdiği komik ve romantik çocuk imajı, sonraki filmlerinde
de ufak farklılıklarla devam edince artık seyircinin bilincine iyice
yerleşmiş oldu. Oyunculuk yeteneği belki de bu yüzden tam da fark
edilip, takdir bulmadı.
Empire Dergisi tarafından en seksi 100 oyuncu arasında seçildiği
1995 yılında, Hugh Grant bir fahişeyle arabada yakalanıp tutuklanınca,
hem filmlerinde çizdiği karakterlerle aynı kişi olmadığını seyircinin
yüzüne bir tokat gibi yapıştırdı, hem de dünya basınının gündeminden
uzun süre düşmedi. Bu olay Hugh Grant'ın bilinmeyen yönlerini ortaya
dökmekle kalmadı, seyirci karşısındaki imajını sarstı ve deyim yerindeyse
Hugh Grant herkesin diline sakız oldu. Belki de bu olayın baskısından
olsa gerek Hugh Grant aynı yıl film çalışmalarına hızla devam etti,
önce Robin Williams'la "Nine Months - Dokuz Ay"da, ardından
da "Restoration - Restorasyon" ve "Sense and Sensibility
- Aşk ve Yaşam"da rol aldı. Gerçi oyunculuk yeteneği bu filmlerle
daha da ön plana çıkmaya başlamıştı ama hala kimse bunu umursamıyordu,
o bir fahişeyle arabada uygunsuz bir durumda basılan stardı. Herkes
bu sevimli ve tatlı çocuğun nasıl böyle bir şey yaptığını tartıştı,
hem bu çocuğu çok sevdiklerini söylediler hem de umursamadan rahatça
yargıladılar. Belki de atladıkları Hugh Grant'in da insan olduğu
ve perdedeki görüntüsünün de bir aldatmaca olduğuydu. Star
olmasına stardı, her şeye de sahip sayılırdı, ama onun içinde hepimizde
olduğu gibi eksik hissettiği, adını da bilmediği bir şeyler vardı
ve onun da bu eksikliği açığa çıkarma veya giderme biçimi böyleydi.
Tabii ki madalyonun ters yüzü bu olayda da kendini gösterdi ve hiç
sinemaya gitmemiş insanlar bile onun adını ezberledi ve bu da onun
starlığını perçinleştirdi. Tüm bunlara rağmen Hugh Grant film kariyerine
hızla devam etti, hatta kendi yapım şirketi adına "Extreme Measures
- Dehşet Sınırı"nı (1997) yaptı. 1999 yılına çok hızlı giren Hugh
Grant, önce Julia Roberts'la başrolü paylaştığı, romantik ve tatlı
kitapçı Willie'yi canlandırdığı "Nothing Hill - Aşk Sınır Tanımaz"
da rol aldı, ardından da bir mafya babasının kızıyla aşk yaşayan
galeri sahibi tipik bir İngiliz'i canlandırdığı "Mickey Blue Eyes
- Belalı Aşk"ta göründü. İkincisinde aynı zamanda yapımcı olarak
yer aldı. "Nothing Hill" de tipik bir Hugh Grant karakterine imza
attı ve Julia Roberts'la kimyası seyircinin gözünde de oldukça tuttu.
"Mickey Blue Eyes"da ise aşk yüzünden İtalyan mafyasının arasına
daldı ve mafya babasını canlandıran James Caan'la bu jargonu konuşmaya
çalıştı, bir İngiliz'in nasıl İtalyan - Amerikan argosunu ve telâffuzunu
yapacağını görmek için de James Caan'ın Hugh Grant'a "Forget about
it" i nasıl söylemesi gerektiğini anlattığı sahneye bakmak ve doyasıya
gülmek yeterliydi. Bu filmde Grant'in komedi yeteneği zirveye çıkıyor
ve James Caan'la çok iyi bir ikili oluşturuyordu.
Şu anda sinemalarda gösterilmekte olan "Bridges Jones'un Günlüğü"
de ise şimdiye kadar oynadığı karakterlerden daha farklı biri olan
kitap yayıncısı Daniel'e hayat verdi. Kendi ifadesiyle bu karakter
şimdiye kadar oynadıkları arasında kendine en yakın olanı. Hugh
Grant kendisini zirveye çıkaran İngiliz komedilerine sırt çevirmiş
görünmüyor ve "Bridges Jones'un Günlüğü" ile de bu filmlerdeki başarısını
perçinliyor, ama tabii ki çok önemli bir farkla; artık sadece sevimli,
tatlı çocuk değil aynı zamanda sevgilisini de aldatan, yalancı bir
çapkın da... Masum görünen çocuksu yüzünün altındaki kötü adamı
artık çıkarmaya başladı ve oyunculuğunda da bundan sonra daha bir
farklılık ve olgunluk olacağı da gün gibi aşikar.
|