|
Bir
uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı "Bloody Mama" filmi
için 55 kiloya inen, Oscar kazandığı "Raging Bull-Kızgın
Boğa"da Jack La Motta'nın yaşlanıp şişmanladığı bölümler için
neredeyse 30 kilo alan, yalnız adam Travis Bickle'ı canlandırdığı
"Taxi Driver-Taksi Şöförü" (1976) için, İtalya'da çekimleri
yapılan Bertulucci'nin "1900" filminin setinden, her gece
New York'a uçup taksi şöförlüğü yapan ve sabah tekrar sete dönen,
canlandırdığı karakterleri inanılır kılmak için, deyim yerindeyse,
"method" adı verilen oyunculuk türüne yeni anlamlar yükleyen
ve tüm zamanların en iyi oyuncuları listelerinde adı hep zirvelerde
olan, tüm dünyadaki sinemaseverlerin saygı duyduğu bir oyuncu; Robert
De Niro... Utangaç ve sıkılgan olduğu, zenci kadınlardan hoşlandığı,
1943'de doğduğu ve sanatçı bir aileden geldiği, çocukluğunda
sıskalığından dolayı 'Bobby Milk' (süt Bobby) diye anıldığı, tam
bir New York aşığı olduğu dışında, hakkında bilinen pek fazla bir
şey yok. Özel yaşamı hakkında konuşmaktan hep kaçınan De Niro, söyleşilerden
de hiç hoşlanmıyor.
60'ların sonunda Brian De Palma filmleriyle ("Greetings",
"Hi, Mom!") girdiği sinemada kısa zamanda yeteneğiyle sivrildi.
Bir nevi alter-egosu sayılabileceği Scorcese'yle yaptığı
iş birliği uzun yıllar sürdü, unutulmaz filmlere ve karakterlere
beraber imza attılar. Yeteneği sinema dünyasının bir çok usta yönetmeniyle
çalışmasına imkan verdi; F.F.Coppola, Sergio Leone, Alan Parker,
Michael Cimino, Brian De Palma gibi yönetmenlerin her biri, ses
getirmiş ve başyapıta dönüşmüş filmlerinde De Niro çeşitlemeleri
sundu. 60'ın üzerinde filmin yer aldığı filmografisinde iki elin
parmaklarından daha çok başyapıt var. Bir fenomen, efsane ve mit
olarak anılmaya başladı, bundan 20 yıl kadar önce Newsweek dergisi
kendisini "Amerikan Kültür Sembolü" olarak seçti. Canlandırdığı
karakterler seyircinin zor sevebileceği "tuhaf" sayılabilecek
tiplerdi, ama hepsi de bir sempati yarattı izleyenlerin gözünde.
Bir bukalemun gibi kılıktan kılığa, şekilden şekile girdi,
üzerine geçirdiği tüm elbiseleri kendine yakıştırdı De Niro. Üstün
oyunculuk yeteneği ve canlandırdığı karakterlerin çarpıcılığı onu
biraz da anti-kahraman statüsüne soktu ve bir mit haline getirdi.
Canlandırdığı karakterlerde bazı ortak noktalar bulmak mümkün...
Yalnızlık, De Niro karakterlerinin tipik yazgısı gibidir. "Taksi
Şöförü" Travis Bickle tipik temsilcisidir bu karakterlerin, yalnızlık
içinde kıvranır ve sadece normal biri olmak için çabalar. "Deer
Hunter-Avcı"daki (1978) Michael, "King of The Comedy"deki (1983)
Rupert Pupkin, "Once Upon A Time America-Bir Zamanlar Amerika"da
(1984) filmin sonunda yaşlı ve yalnız bir adam haline gelen "Taşkafa",
"Cape Fear-Korku Burnu"ndaki (1991) kötü adam Max Cady, "Heat -
Büyük Hesaplaşma"da (1995) yalnızlığını; "Tek başımayım ama yalnız
değilim" cümlesiyle anlatan soyguncu Neil, "Casino"nun (1995) yöneticisi
Ace, "Flawless- Kusursuz"un (1999) sağ tarafına felç gelen aksi
emekli dedektifi Walt gibi karakterlerinin ortak özelliğidir yalnızlık.
"Casino"daki Ace gibi zorla birisinin sevgisini elde etmeye çalışsalar
da kendi gerçekliklerinin dışına bir türlü çıkamaz De Niro
karakterleri. Yaşadıkları çevrenin ve sistemin üzerlerindeki baskısı
tek neden değildir yalnızlıklarını açıklamak için. Kendi yarattıkları
ve delinmez sandıkları kalenin hem hükümdarı hem mahkumudurlar,
ve bu gerçeği farkedemeyişleri onları yalnızlıklarıyla baş başa
bırakır.
Özellikle Scorcese ile iş birliğine gittiği filmlerde canlandırdığı
karakterler, içlerinde hem kendilerine hem etraflarına taşıdıkları
öfkeyi dışarıya her türlü şiddetle gösteren ve göstermeye
yatkın tiplerdir. "Mean Streets"in (1973) nevrotik genç serserisi
Johnny'den başlayarak, hepsi şiddete eğilimlidir ve ruhsal
dengesizliğin sınırındadırlar. "Raging Bull-Kızgın Boğa" (1980)daki
boksör Jack La Motta, bu şiddeti içinde üyesi bulunduğu çevreye
olduğu kadar, en yakınları olan karısı ve kardeşine bile uygulamaktan
kaçınmaz. Travis, bir türlü olmak istediği gibi normal biri olamaz,
kendine duyduğu nefreti sokaklarda gördüğü daha aşağıdaki insanlara
kusar. Max Cady ise hayatının kötü gitmesiyle ilgili tüm sorumluluğu
avukata keser, nefretini ondan ve ailesinden çıkarır. "The Fan-Fanatik"in
(1996) saplantılı beyzbol fanatiği Gil Renard'da, hayranı olduğu
beyzbol oyuncusundan çıkarmaya çalışır, hayatındaki başarısızlığın
acısını. Karakterleri, içlerindeki şiddeti dışarı çıkarmaktan kaçınmazlar,
hatta bu bir nevi kendilerini ifade biçimi haline gelir.
Sorumluluğu devamlı dışarı attıkları için bir türlü ruhsal dengelerini
bulamazlar.
"Avcı"da canlandırdığı Michael, beraber takıldığı arkadaş grubu
içinde en güçlüleri ve en zekileridir. Avlanmaya beraber çıkarlar
ama geyiği gruptan kopup giden Michael vurur. Aynı zamanda grupta
en içe kapanık olan da odur, hislerini dile getirmekte zorlanır
ve paylaşamaz. İletişim kurmak çok zordur Michael ve bir
çok De Niro karakteriyle..."Heat"deki soyguncuların ele başı Neil,
işi dışında kimseyle konuşmamayı tercih eder, güçlü ve merkezdedir
ama kendini ulaşılmaz bir noktaya hapsetmiştir. "Midnight Run-Geceyarısı
Av"daki (1988) sinirli dedektif ve "Flawless"ın felçli ve aksi dedektif
karakterleri de içlerine kapanıktır. Yine "Casino"daki Ace de, ne
en yakın arkadaşıyla ne de karısıyla bir türlü anlaşamaz, yaşadığı
çevre bir çok De Niro karakterine olduğu gibi onu da sert ve güçlü
olmaya zorlamıştır. Ama buna karşı koyamayış, hem Ace'i hem de çevresini
kaçınılmaz felakete sürükler, tıpkı çoğu De Niro karakterinin sürüklendiği
gibi...Canlandırması çok zor karakterlerdir bunlar, çünkü çoğunlukla,
konuşmalardan çok bakışlarla, jest ve mimiklerle ifade ederler kendilerini
karakterler. De Niro'nun bir tespiti bu karakterlere ışık tutabilir;
"İnsanlar hislerini anlatmaktan çok saklamaya çalışırlar."
Her şeye rağmen, bir takım De Niro karakterlerine güvenmek neredeyse
imkansızdır. Örneğin, "Angel Heart-Şeytan Çıkmazı"ndaki (1987),
uzun saçları ve tırnaklarıyla, insanı delip geçen bakışlara sahip
şeytana nasıl güvenebiliriz? Şeytan rolünü yorumlayan bir çok oyuncunun
aksine, De Niro'nun sakin, tedirgin edici, karşısındakini konuşmadan
hapseden şeytanı, Mickey Rourke nezrinde tüm izleyicileri avcunun
içine alıp korkuyla sarmalar. Yine, karşısındaki rahatsız eden ve
bir türlü güven vermeyen tiplerine bir örnek olarak, "Goodfellas-Sıkı
Dostlar"daki (1990) James Conway'i verebiliriz. James kurnaz bir
adamdır, en yakın arkadaşları için bile tedirgin edici bir tarafı
vardır. "This Boy's Life-Bu Çocuğun Hayatı" (1993) ndaki kötü üvey
baba Dwight, "Korku Burnu"ndaki Max Cady kötücül ve güvenilmez karakterlerine
başka örneklerdir. Güvenilmezlerdir çünkü, söyledikleri ve davranışlarıyla,
kafalarından geçenler arasında dağlar kadar fark vardır ve kısa
bir zaman sonra gerçek duyguları ortaya çıktığında zarar verici
olurlar.
Yine de bu kadar tuhaf, ters karakterleri canlandırmasına rağmen
ve seyirci kolay kolay özdeşleşemese de, karşı tarafında yer almaz
De Niro karakterlerinin. Sanki Robert De Niro, karizmasıyla,
oyunculuk gücüyle, bir çeşit sempatiklik katar bu karakterlere.
Çok iyi yaratılmış, incelikle çizilmiş bu karakterleri hayata geçirmede
kimse onunla yarışamaz. Kendi ifadesiyle, "Canlandırdığım kişilikleri
otomatik olarak yapmak istiyorum, refleks gibi. Bu, araba
kullanmaya benzemiyor. Bir yere sapmadan önce, nasıl yapacağımı
düşünürsem iyi ve doğal değilim demektir. Her kararı anında vermeliyim.
Yani canlandırdığım insanların kendileri nasıl yapıyorsa öyle. Onlar
kendilerini daha uzun yıllar tanıyorlar çünkü..." Bu yüzden rollerine
en mükemmel biçimde hazırlanıyor ve onları unutulmaz kılıyor. Ama
alıştığımız kahramanlar değil onun kahramanları, hatta anti-kahraman
daha doğru bir tabir olur. Hollywood'un tipik Amerikan kahramanlarından
olmadı hiçbir zaman, ama ne garip çelişkidir ki, "Amerikan Kültür
Sembolü" olarak o seçildi...
Robert De Niro için en sık kullanılan tabirlerden biridir, "bukalemun".
Değişik karakterleri hiç yabancılık çekmeden canlandırdı, kılıktan
kılığa, tipten tipe girdi. Belki de çekingen ve utangaç bir yapısı
olduğundan, kendini saklamak için bu kadar insanın hayatına girdi.
De Niro bu konuda az sayıda verdiği söyleşilerinden birinde şöyle
diyor; "Canlandırılan rolün insanın bir parçası olması gerekir,
yoksa oynanan oyun sahte olur ve izleyici inanmaz...İnsan ne kadar
çok başkası olursa, o kadar az kendisi olabilir. Bundan da önemlisi
insanın yaptığı şey, o an yapmadığı şeydir." Belki de, De Niro başka
hayatların tadına baktıkça kendini buluyor ve böylelikle kendine
sürprizler hazırlıyordur. Eğer bir hayvana benzetmek gerekirse,
De Niro, sık deri değiştiren yılanlar gibi... Her kabuk değişiminden
sonra da yoluna eskisinden daha da sağlam devam ediyor.
Sinema tarihinde yer etmiş filmlerde, her daim yaşayacak karakterlere
hayat verdi. "Taksi Şöförü"nde, ayna karşısında söylediği "you talking
to me..." (benimle mi konuşuyorsun ?) gibi repliklerle, "Avcı"daki
insanın tüylerini diken diken eden rus ruleti sahnesi ya da "Kızgın
Boğa"daki şişman La Motta'nın hücresinin duvarlarını yumrukladığı
sahne gibi unutulmaz sahnelerle hafızalara kazındı. Marlon Brando'nun
varisi olarak görüldü, ne garip tesadüftür ki Don Carlone karakterinin
gençliğini canlandırarak "Godfather 2-Baba"yla (1974) ilk Oscar'ına
kavuştu. Artık eskisi kadar "sıkı" filmlerde rol almıyor.
Kendisiyle dalga geçmek ister gibi, İtalyan-Amerikan karakterlerle
bir miktar dalgasını geçen "Analyze This - Anlat Bakalım" (1999)
gibi, ya da kendi sert karakterleriyle dalga geçmek istercesine,
"Meet the Parents - Zor Baba" (2000) gibi komedilerde rol
alıyor. Artık, daha önce pek de ortaya çıkarmadığı komedyenlik yeteneğini
de gözler önüne seriyor. Şu anda sinemalarda gösterilen "The Score
- Komplo" da, bir nevi bayrağı devraldığı, kendisinden bir kuşak
öncesinin en yetkin aktörü Marlon Brando ve belki de bayrağı devredeceklerinden
biri olan, kendi kuşağının en saygın aktörlerinden Edward Norton'la
beraber rol alıyor; De Niro karakterleri galerisine yeni
bir üye katmak için...
|